Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

YAPAY ZEKÂ VE TELİF HAKKI

YAPAY ZEKÂ VE TELİF HAKKI

I. GİRİŞ

Üretken yapay zekâ, fikrî yaratımın geleneksel mekanizmalarını köklü biçimde dönüştürmekte ve telif hakkı hukukunun bu yeni teknolojik gerçekliğe uyumunu zorunlu kılmaktadır. Metin, görsel, müzik, video ve bilgisayar kodu üretebilen yapay zekâ modelleri; sanatsal, bilimsel ve mesleki faaliyetleri kalıcı biçimde değiştirmektedir. Bu teknolojiler, önemli ölçüde zaman tasarrufu ve yeni yaratım ile yenilik imkânları sunarken, büyük ölçüde henüz kesin çözüme kavuşturulamamış çok sayıda hukuki sorunu da beraberinde getirmektedir.

Fransız hukuku ve Avrupa Birliği hukuku bakımından telif hakkı, eser sahibinin kişiliğini yansıtan özgün nitelikteki fikir ve sanat eserlerini koruma altına almaktadır. Bu koruma, herhangi bir tescil işlemi gerekmeksizin, eserin meydana getirilmesiyle kendiliğinden doğmakta ve türü, ifade biçimi, değeri veya amacı ne olursa olsun tüm fikir ve sanat eserlerini kapsamaktadır. Bu çerçevede bilimsel makaleler, romanlar, müzik eserleri, fotoğraflar, bilgisayar programları ve grafik tasarımlar, özgünlük şartını taşımaları hâlinde telif hakkı korumasından yararlanabilmektedir. Bununla birlikte, özgünlük değerlendirmesi somut olayın özelliklerine göre yapılmakta olup, özellikle yalnızca veri veya olgusal bilgilerin aktarımıyla sınırlı kalan ürünler, yeterli yaratıcı katkı içermemeleri nedeniyle korumaya konu eser olarak kabul edilmeyebilmektedir.

Bununla birlikte, üretken yapay zekâ, telif hakkı rejiminin temel esaslarından bir kısmını sorgulamaktadır. Bu sistemler, çoğu zaman telif hakkıyla korunan eserleri de içeren çok büyük veri kümeleriyle eğitilmektedir. Metin ve veri madenciliği (“text and data mining”) teknikleri sayesinde çevrim içi içerikleri analiz ederek belirli yapıları ve istatistiksel modelleri tespit etmekte; ardından bu verilerden hareketle yeni içerikler üretebilmektedir. Avrupa Birliği hukukunda bu süreç, “Dijital Tek Pazarda Telif Hakkına İlişkin 17 Nisan 2019 tarihli ve (AB) 2019/790 sayılı Direktif” ile düzenlenmiştir. Söz konusu Direktif, geleneksel telif hakkı ilkesinden ayrılan özgün bir sistem benimsemiştir. Buna göre, eserden yararlanmanın kural olarak hak sahibinin önceden iznine bağlı olmasına rağmen, içeriğe hukuka uygun şekilde erişimin bulunduğu durumlarda metin ve veri madenciliği faaliyetleri, hak sahibinin açıkça itiraz etmemiş olması (“opt-out”) şartıyla izin alınmaksızın gerçekleştirilebilmektedir. Bu çerçevede, araştırma kuruluşları ile yapay zekâ sistemleri geliştiren özel teşebbüsler, belirli koşullar altında koruma altındaki eserlerden modellerinin eğitimi amacıyla yararlanabilmektedir.

Bununla birlikte, bu sistem önemli hukuki belirsizlikler doğurmaktadır. Uygulamada hak sahipleri, eserlerinin bir yapay zekâ modelinin eğitimi sırasında kullanılıp kullanılmadığını çoğu zaman bilmemekte; yapay zekâ kullanıcıları ise üretilen içeriklerin mevcut eserleri yeniden üretip üretmediğini tespit edememektedir. Bu şeffaflık eksikliği, telif hakkı ihlallerinin değerlendirilmesini önemli ölçüde güçleştirmekte ve uyuşmazlıkların artmasına yol açmaktadır. Nitekim son dönemde bazı yapay zekâ sağlayıcılarına karşı açılan davalarda, hak sahipleri koruma altındaki eserlerin izinsiz olarak eğitim sürecinde kullanıldığını veya üretilen içeriklerin mevcut eserlerle iltibas yaratacak ölçüde benzerlik taşıyarak telif hakkı ihlali oluşturduğunu ileri sürmektedir.

Ayrıca, yapay zekâ sistemlerinin eserleri analiz edip dönüştürmek suretiyle eser sahiplerinin manevi haklarını ihlal edebileceğine dikkat çekmekte; bunun yanı sıra, koruma altındaki eserlerden izin almaksızın ekonomik menfaat sağlayan işletmecilerin, haksız rekabet hukukundaki parazitizm (“parasitisme”) hükümleri çerçevesinde sorumlu tutulmasının da mümkün olabileceğini ifade etmektedirler.

Eğitim verilerine ilişkin tartışmaların ötesinde, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin hukuki statüsü de belirsizliğini korumaktadır. Mevcut hukuk düzeninde yapay zekânın eser sahibi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Zira telif hakkı, bir gerçek kişinin fikrî yaratımına dayanmaktadır. Bu nedenle, tamamen yapay zekâ tarafından üretilen içerikler kural olarak fikir ve sanat eserlerine tanınan telif hakkı korumasından yararlanamamaktadır. Buna karşılık, yapay zekânın insanın yaratıcı faaliyetini destekleyen bir araç olarak kullanıldığı durumlarda koruma tamamen ortadan kalkmamaktadır. Photoshop veya Word gibi yazılımlarda olduğu gibi, kullanıcının yaratıcı katkısının belirleyici nitelikte olması hâlinde yapay zekâ, özgün bir eserin meydana getirilmesine katkı sağlayabilmektedir. Günümüzde, bu insan katkısının yeterliliğinin nasıl değerlendirileceği, yapay zekâ bağlamında telif hakkı hukukunun en temel tartışma konularından birini oluşturmaktadır.

Bunun yanı sıra, yapay zekâ desteğiyle üretilen içerikler üzerindeki hak sahipliğine ilişkin önemli bir sorun da gündeme gelmektedir. Yapay zekânın kendisi hak sahibi olamamakla birlikte, bu teknolojileri geliştiren veya işleten şirketler, yaratım sürecine katkılarını gerekçe göstererek sistemleri tarafından üretilen çıktılar üzerinde belirli haklar ileri sürebilmektedir. Bu kapsamda, söz konusu hakların münhasıran kullanıcıya mı, yapay zekâyı geliştiren kişiye mi ait olacağı ya da ortak bir hak sahipliği rejiminin benimsenip benimsenemeyeceği hususu hâlâ tartışmalıdır. Pozitif hukuk bu konuda henüz kesin bir çözüm sunmamakta; bu durum, teknolojik yeniliklerin hızlı gelişimi ile hukuki düzenlemelerin daha yavaş evrimi arasındaki uyumsuzluğu açıkça ortaya koymaktadır.

II. AVRUPA BİRLİĞİ'NİN ÜRETKEN YAPAY ZEKÂYA YAKLAŞIMI: AVRUPA PARLAMENTOSU'NUN 10 MART 2026 TARİHLİ KARARI

Mevcut hukuki çerçevenin yetersizliklerini tespit eden Avrupa Parlamentosu; hak sahiplerinin korunmasının güçlendirilmesini, yapay zekâ sağlayıcılarına yönelik şeffaflık yükümlülüklerinin artırılmasını, korunan eserlerin modellerin eğitimi amacıyla kullanım koşullarının açıklığa kavuşturulmasını ve yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin hukuki statüsünün netleştirilmesini önermektedir. Bu karar, Avrupa Birliği'nin teknolojik yeniliğin teşvik edilmesi ile eser sahiplerinin temel haklarının korunması arasında dengeli bir yaklaşım oluşturma iradesini ortaya koymaktadır.

Üretken yapay zekânın gelişimi, telif hukukunun geleneksel temellerini köklü biçimde sorgulamaktadır. Metin, görsel, müzik ve video gibi içerikler üretebilen bu sistemler, çoğu zaman telif hakkı ile korunan eserleri de içeren geniş veri kümeleri üzerinde eğitilmektedir. Bu teknolojik gelişme, temel bir hukuki soruyu gündeme getirmektedir: İnsan yaratımını korumak amacıyla tasarlanmış olan telif hukuku, koruma altındaki içeriklerin otomatik olarak işlenmesi sonucunda ortaya çıkan eserler karşısında yeterli ve uygun bir hukuki çerçeve sunmakta mıdır?

Bu sorunlara çözüm getirmek amacıyla Avrupa Parlamentosu, 10 Mart 2026 tarihinde, telif hukukunun temel ilkelerini korurken aynı zamanda Birlik hukukunu yeni teknolojik gelişmelere uyarlamayı amaçlayan bir karar kabul etmiştir. Parlamento, başta Avrupa Birliği Temel Haklar Şartı'nın 17. maddesi olmak üzere güvence altına alınan telif hakları ve bağlantılı hakların dijital ortamda da tam anlamıyla uygulanmaya devam ettiğini vurgulamaktadır. Bu doğrultuda, eser sahipleri ve diğer hak sahiplerinin eserlerinin kullanım ve ekonomik değerlendirilmesi üzerindeki denetimlerini muhafaza etmeleri gerektiği belirtilmektedir.

Parlamento ayrıca, çok sayıda yapay zekâ sağlayıcısının modellerini, koruma altındaki eserleri önceden izin almaksızın yaygın biçimde kullanarak eğittiğine dikkat çekmektedir. Bu sorunun giderilmesi amacıyla kararda, yapay zekâ sağlayıcılarına, modellerinin eğitimi sırasında kullanılan eserleri ayrıntılı biçimde gösteren bir envanter tutma yükümlülüğü getirilmesi önerilmektedir. Bunun yanı sıra, hak sahiplerinin eserlerinin kullanımına izin verme veya bu kullanımı reddetme konusunda serbest olmaya devam etmeleri ve eserlerinin hangi koşullar altında kullanılacağını müzakere edebilme haklarının korunması gerektiği ifade edilmektedir.

Bununla birlikte karar, bilimsel araştırma, eğitim ve ticari nitelik taşımayan yenilik faaliyetleri lehine öngörülen mevcut istisnaları muhafaza etmekte; buna karşılık, ticari amaç taşıyan her türlü kullanımın hak sahiplerinin iznine tabi olmaya devam ettiğini de hatırlatmaktadır.

Yapay zekâ tarafından üretilen içerikler bakımından Parlamento, yalnızca insan bir yazarın kişiliğini yansıtan özgün fikrî yaratımların telif hukuku korumasından yararlanabileceğini bir kez daha vurgulamaktadır. Buna göre, herhangi bir yaratıcı insan müdahalesi olmaksızın tamamen yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin telif hukuku kapsamında korunmaması gerektiği ve bu içeriklerin kamu malı (“public domain”) kapsamında değerlendirilebileceği belirtilmektedir.

Bununla birlikte karar, yaratım süreçlerinin giderek daha hibrit bir nitelik kazandığını ve yapay zekânın çoğu durumda yalnızca bir yardımcı araç olarak kullanıldığını kabul etmektedir. Bu nedenle, telif hukuku korumasından yararlanılabilmesi için gerekli insan katkısının hangi düzeyde olması gerektiğinin belirlenmesi, Avrupa yargı mercilerinin önündeki temel hukuki sorunlardan biri olacaktır.

III. AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ'NDE YAPAY ZEKÂ TARAFINDAN ÜRETİLEN ESERLERİN KORUNMASI: AMERİKA BİRLEŞİK DEVLETLERİ COLUMBIA BÖLGESİ TEMYİZ MAHKEMESİ (UNITED STATES COURT OF APPEALS FOR THE DISTRICT OF COLUMBIA CIRCUIT)'NİN 2 MART 2026 TARİHLİ KARARI

Amerika Birleşik Devletleri'nin yapay zekâ tarafından üretilen eserlerin korunmasına ilişkin yaklaşımı da telif hakkı hukukunun insan yaratıcılığına dayalı niteliğini teyit etmektedir. 2 Mart 2026 tarihinde Amerika Birleşik Devletleri Columbia Bölgesi Temyiz Mahkemesi (“United States Court of Appeals for the District of Columbia Circuit”) tarafından verilen ve daha sonra Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi'nin (“U.S. Supreme Court”) temyiz başvurusunu incelemeyi reddetmesiyle kesinleşen kararda, insanın yaratıcı müdahalesi olmaksızın tamamen yapay zekâ tarafından oluşturulan bir eserin “Copyright Act” kapsamında telif hakkı korumasından yararlanamayacağı hükme bağlanmıştır.

Somut olayda, bir yapay zekâ sisteminin sahibi, sistemi tarafından tamamen otonom biçimde üretilen bir görselin tescil edilmesini talep etmiş ve eser sahibi olarak bizzat yapay zekâyı göstermiştir. Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakları Ofisi (“U.S. Copyright Office”), Amerikan telif hakkı hukukunun zorunlu olarak insan bir eser sahibinin varlığını gerektirdiği gerekçesiyle bu başvuruyu reddetmiştir. Bu yorum, önce federal bölge mahkemesi, ardından temyiz mahkemesi tarafından onanmış; son olarak Yüksek Mahkemenin davayı incelemeyi reddetmesiyle kesinlik kazanmıştır.

Bu çözüm, “Copyright Act”in lafzî yorumuna dayanmaktadır. Nitekim Amerikan telif hakkı mevzuatındaki birçok hüküm, eser sahibinin gerçek kişi olduğu varsayımını esas almaktadır. Özellikle koruma süresinin eser sahibinin yaşam süresine göre hesaplanmasına ilişkin düzenlemeler ile mali hakların miras yoluyla intikaline ilişkin hükümler bu varsayımın açık göstergeleridir. Bu nedenle, tüzel kişiliği bulunmayan ve hak ehliyetine sahip olmayan bir yapay zekânın, Amerikan hukuku anlamında eser sahibi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Sonuç olarak, bir yapay zekâ sistemi tarafından tamamen otonom şekilde meydana getirilen yaratımlar kamu malı (“public domain”) kapsamında değerlendirilmekte ve herkes tarafından serbestçe kullanılabilmektedir.

Zira Amerikan ve Avrupa hukuk sistemleri arasında çeşitli farklılıklar bulunmasına rağmen, her iki sistemin de ortak bir temel ilkeye bağlı kaldığını ortaya koymaktadır: Dolayısıyla artık asıl hukuki tartışma, bir yapay zekânın eser sahibi olarak kabul edilip edilemeyeceği değildir; zira yargı mercileri bu soruya günümüzde açık biçimde olumsuz yanıt vermektedir. Esas mesele, yapay zekâ desteğiyle meydana getirilen bir yaratımın, hangi ölçüde insan müdahalesi içerdiği takdirde hâlen fikir ve sanat eseri olarak nitelendirilebileceğinin belirlenmesidir. Bu nitelendirmenin olabilmesi için kullanıcının yaratıcı katkısının, telif hakkı korumasını haklı kılacak ölçüde belirgin ve ortaya konulabilir nitelikte olması gerekmektedir.

IV. ALMANYA HUKUKUNDA YAPAY ZEKÂ DESTEKLİ ESERLERİN KORUNMASI: MÜNİH MAHKEMESİ'NİN 13 ŞUBAT 2026 TARİHLİ KARARI

13 Şubat 2026 tarihinde Münih Mahkemesi tarafından verilen karar, üretken yapay zekâ desteğiyle meydana getirilen eserler için uygulanacak hukuki rejimin şekillenmesinde önemli bir dönüm noktası teşkil etmektedir. Alman mahkemesi, telif hukukunun geleneksel ilkelerini sorgulamaksızın, yapay zekâ destekli bir yaratımın hangi koşullar altında telif hakkı korumasından yararlanabileceğini açıklığa kavuşturmuştur.

Uyuşmazlık, üretken bir yapay zekâ sistemi aracılığıyla birden fazla “prompt” kullanarak üç logo oluşturan bir kullanıcının açtığı davaya ilişkindir. Davacı, söz konusu logoların izni olmaksızın çoğaltıldığını ileri sürerek telif hakkına ihlal davası açmıştır. Ancak Münih Mahkemesi, logoların korumadan yararlanabilecek eser niteliği taşımadığı gerekçesiyle davayı reddetmiştir. Mahkemeye göre davacı, kişisel katkısının görüntülerin nihai biçimi üzerinde baskın nitelikte bir insan yaratıcı etkisi oluşturduğunu ispat edememiştir. Bu nedenle, ayrıntılı “prompt”lar kullanılmış olsa dahi, yalnızca üretken yapay zekâdan yararlanılmış olması kişiye kendiliğinden eser sahipliği sıfatı kazandırmaya yeterli değildir.

Buna göre, bir ürünün telif hakkı korumasından yararlanabilmesi için, yazarının kişiliğini yansıtan, özgür ve yaratıcı tercihlerin sonucu olan özgün bir fikrî yaratım niteliği taşıması gerekir. Bu ilkenin üretken yapay zekâ bakımından uygulanması, belirleyici unsurun yapay zekânın kullanılması değil; nihai sonuç üzerinde yeterli ölçüde önemli ve nesnel olarak tespit edilebilir bir insan katkısının bulunması olduğunu ortaya koymaktadır. Dolayısıyla yapay zekâ, yaratıcı kişinin hizmetinde bulunan yalnızca teknik bir araç olarak değerlendirilmektedir.

Bununla birlikte Mahkeme, her bir uyuşmazlık konusu yaratımı ayrı ayrı değerlendirerek somut olayın özelliklerine göre (“in concreto”) bir inceleme benimsemiştir. Mahkeme, insan katkısının; “prompt”ların aşamalı olarak oluşturulması, yapay zekâ tarafından sunulan sonuçlar arasından seçim yapılması veya görüntü üretildikten sonra üzerinde değişiklikler gerçekleştirilmesi suretiyle ortaya çıkabileceğini kabul etmektedir. Buna karşılık, istemlerin hazırlanmasına harcanan zaman, istemlerin uzunluğu veya karmaşıklığı, yazılımın ücretli sürümünün kullanılmış olması ya da kullanıcının kişisel emeği ve yatırımı, tek başına özgün bir yaratımın varlığını ortaya koymaya yeterli görülmemiştir.

Mahkeme, yapay zekâ tarafından üretilen eserler için özel bir eser kategorisi oluşturmamakta; bunun yerine, korumanın, kullanıcının yaratıcı tercihlerinin eserin nihai biçimini gerçekten şekillendirdiğinin ispat edilebilmesine bağlı olduğunu bir kez daha vurgulamaktadır. 

Karar ayrıca, yaratım sürecinin ispatı ve izlenebilirliğinin giderek daha fazla önem kazandığını da ortaya koymaktadır. Buna göre, yapay zekâ yardımıyla oluşturulan bir eserin korunması, eser sahibinin yaratım sürecini ortaya koyabilmesine bağlı olacaktır. Bu kapsamda, özellikle kullanılan “prompt”ların,  üretilen farklı sürümlerin, sonradan yapılan değişikliklerin ve gerçekleştirilen sanatsal tercihlerin kayıt altına alınması önem taşımaktadır. Bu yaklaşım, insan katkısının somut ve ayrıntılı biçimde ortaya konulmasını şart koşan Amerika Birleşik Devletleri Telif Hakları Ofisi (“U.S. Copyright Office”) uygulamasıyla da paralellik göstermektedir.

V. TÜRK HUKUKUNDA YAPAY ZEKÂ TARAFINDAN ÜRETİLEN ESERLERİN HUKUKİ DURUMU

Türk hukukunda, yapay zekâ tarafından üretilen eserlerin telif hukuku kapsamında korunmasına ilişkin olarak henüz Yargıtay veya Anayasa Mahkemesi tarafından verilmiş emsal niteliğinde bir karar bulunmamaktadır. Bu nedenle konu, esas itibarıyla 5846 sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu (FSEK) hükümleri ve doktrinde ileri sürülen görüşler çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Üretken yapay zekâ sistemlerinin ortaya koyduğu içeriklerin hukuken kime atfedileceği, bu içerikler üzerinde kimlerin hak sahibi olabileceği ve söz konusu hakların hangi yöntemlerle ileri sürülebileceği günümüzde yoğun biçimde tartışılmaktadır.

Bu tartışmaların en önemli boyutlarından biri sorumluluğun kime ait olacağı meselesidir. Yapay zekâ tarafından oluşturulan bir içeriğin üçüncü kişilere ait telif haklarını ihlal etmesi hâlinde, hak sahibinin talebini hangi kişiye veya kuruluşa yönelteceği açık değildir. İhlalin doğrudan yapay zekâ sistemine isnat edilmesi ise mevcut hukuk düzeni bakımından mümkün görünmemektedir. 

Türk hukuku bakımından da yapay zekânın tek başına eser sahibi olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 1/B maddesi uyarınca eser; “sahibinin hususiyetini taşıyan ve ilim ve edebiyat, musikî, güzel sanatlar veya sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri”, eser sahibi ise “eseri meydana getiren kişi” olarak tanımlanmaktadır. Kanun metninde eser sahibinin mutlaka gerçek kişi olması gerektiği açıkça belirtilmemiş olsa da doktrinde baskın görüş, eser sahipliğinin yaratıcı fikrî faaliyetin bir sonucu olması nedeniyle yalnızca gerçek kişilere tanınabileceği yönündedir. Bu çerçevede, hukukî kişiliği ve yaratıcı iradesi bulunmayan yapay zekâ sistemlerinin eser sahibi sıfatını kazanması mümkün değildir.

Öte yandan, tüzel kişilerin eser sahipliği sıfatı kazanmaları da Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu sistematiği bakımından mümkün değildir. Bir eser, hizmet ilişkisi, iş sözleşmesi veya benzeri bir hukuki ilişki çerçevesinde tüzel kişinin talimat ve gözetimi altında meydana getirilmiş olsa dahi, eser sahibi sıfatı eseri oluşturan gerçek kişiye aittir. Buna karşılık, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu 18. maddesi uyarınca, taraflar arasında aksi kararlaştırılmadıkça, memur, hizmetli ve işçilerin görevlerini yerine getirirken meydana getirdikleri eserler üzerindeki mali hakları kullanma yetkisi bunları çalıştıran kişiye veya kuruma aittir. Dolayısıyla tüzel kişi eser sahibi değil, kanunun tanıdığı yetki kapsamında mali hakları kullanma yetkisine sahip olabilir. Bu sayede sahip olunan olgu eser sahipliği değil telif hakkı üzerindeki ekonomik yetkilerdir.

Yapay zekâ tarafından tamamen otonom biçimde üretilen içeriklerin korunup korunamayacağı hususunda ise Türk öğretisindeki ağırlıklı görüş olumsuz yöndedir. Bunun temel gerekçesi,  Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında bir ürünün korunabilmesi için eser niteliği taşıması, sahibinin hususiyetini yansıtması ve insanın fikrî yaratımının ürünü olması gerektiğidir. Tamamen yapay zekâ tarafından oluşturulan bir metin veya görselde insanın yaratıcı katkısı bulunmadığından, bu tür içeriklerin telif hukuku korumasından yararlanamayacağı kabul edilmektedir. Bu yaklaşım, Amerika Birleşik Devletleri'nde 2026 yılında verilen karar ile Münih Mahkemesinin 2026 tarihli kararında benimsenen anlayışla da büyük ölçüde örtüşmektedir.

Buna karşılık, yapay zekânın yalnızca bir araç olarak kullanıldığı durumlarda farklı bir hukuki değerlendirme yapılmaktadır. Doktrinde hâkim olan görüşe göre, yaratım sürecinin insan tarafından yönlendirilmesi ve eserin ortaya çıkmasında belirleyici fikrî katkının insana ait olması hâlinde ortaya çıkan ürünler Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında eser niteliği kazanabilir ve korunabilir. Bu gibi durumlarda yapay zekâ, yaratıcı süreci destekleyen teknik bir araç niteliğinde kalırken, eserin nihai biçimini şekillendiren fikrî tercihleri yapan kişi eser sahibi sıfatını haiz olmaktadır.

Bu kapsamda, kişinin estetik tercihleri belirlemesi, yapay zekâ tarafından üretilen çıktıları seçmesi, değiştirmesi veya geliştirmesi gibi yaratıcı müdahaleler, insan katkısının varlığını ortaya koyabilecek unsurlar arasında değerlendirilmektedir ve bu eser Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında korunabilecektir. Buna karşılık, yapay zekânın tamamen otonom şekilde çalıştığı ve insanın yaratım sürecine yaratıcı nitelikte herhangi bir katkıda bulunmadığı durumlarda, ortaya çıkan ürün bakımından eser sahipliğinden söz edilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle, yalnızca bir “prompt”un yazılmış olması da tek başına eser sahipliği sonucunu doğurmamaktadır. Öğretide baskın görüş, “prompt”un yazılmasının tek başına yaratıcı fikrî faaliyet olarak değerlendirilemeyeceği yönündedir. Korumanın söz konusu olabilmesi için, “prompt”un hazırlanmasının ötesinde, kullanıcının eserin nihai görünümünü etkileyen yaratıcı seçimler, düzenlemeler, müdahaleler ve estetik kararlar ortaya koyması gerekmektedir. Bu yaklaşım, Münih Mahkemesi'nin insanın yaratıcı katkısını belirleyici ölçüt olarak kabul eden 13 Şubat 2026 tarihli kararıyla da büyük ölçüde örtüşmektedir.

Bunun yanında, doktrinde hâkim görüş, yapay zekâ modellerinin eğitimi sürecinde koruma altındaki eserlerden hak sahiplerinin izni alınmaksızın yararlanılmasının, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu kapsamında çoğaltma hakkının ihlali olarak değerlendirilebileceği ve eser sahiplerinin mali haklarını ihlal edebileceği yönündedir.

VI. SONUÇ

Sonuç olarak, üretken yapay zekâ telif hakkı hukukunun temel kavramlarını yeniden tartışmaya açmış olsa da gerek Avrupa Birliği gerek Amerika Birleşik Devletleri’ndeki güncel gelişmeler gerekse Türk hukukundaki hâkim doktrin, telif hakkı korumasının merkezinde insanın yaratıcı katkısının yer almaya devam ettiğini göstermektedir. Buna karşılık, yapay zekâ modellerinin eğitimi, üretilen içeriklerin hukuki statüsü ve sorumluluk rejimi gibi birçok konuda önemli belirsizlikler sürmektedir. Teknolojik gelişmelerin hızı karşısında hem yenilik faaliyetlerini teşvik eden hem de hak sahiplerinin menfaatlerini etkili biçimde koruyan dengeli ve öngörülebilir bir hukuki çerçevenin oluşturulması, önümüzdeki dönemin en önemli hukuk politikası meselelerinden biri olacaktır.

Stajyer Öğrenci Elif Keskin

Kaynakça:

1. https://www.polytechnique-insights.com/tribunes/digital/ia-et-droit-dauteur-le-vrai-le-faux-et-lincertain/

2. United States Court of Appeals for the District of Columbia Circuit, 2 Mars 2026

3. Résolution du Parlement européen du 10 Mars 2026 sur le droit d’auteur et l’intelligence artificielle générative

4. https://www.economie.gouv.fr/apie/quel-droit-dauteur-lere-de-lintelligence-artificielle-generative

5. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3785580

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN