1. GİRİŞ
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 134.
maddesi uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na (TMSF) tanınan “Ticari ve
İktisadi Bütünlük” (TİB) oluşturma ve satış yetkisi, borçlu ile alacak ilişkisi
içerisinde bulunan üçüncü kişi alacaklılar bakımından önemli anayasal
tartışmaları beraberinde getirmektedir. TİB kapsamına alınan malvarlığı
unsurları üzerinde, iki yıl süreyle haciz uygulanamaması ve cebrî icra yoluyla
satış talep edilememesi, üçüncü kişi alacaklıların alacaklarına erişiminin
fiilen önüne geçen bir hukuki engel niteliği taşımaktadır.
Kamu alacaklarının etkin şekilde tahsil
edilmesini amaçlayan bu mekanizma, alacaklı üçüncü kişilerin meşru alacak
haklarını uzun süreli ve belirsiz biçimde askıya almakta; bu yönüyle
Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan “mülkiyet hakkı” ile 36.
maddede düzenlenen “hak arama hürriyeti” bakımından sorunlar doğurmaktadır. Söz
konusu TİB kararının anayasal sınırları; ölçülülük ve hukuki belirlilik
ilkeleri çerçevesinde ele alınarak, TMSF’nin tahsilat önceliğinin üçüncü kişi
alacaklılar üzerinde orantısız ve katlanılması güç bir külfete dönüşüp
dönüşmediği, yüksek yargı içtihatları ve anayasal ilkeler ışığında
değerlendirilecektir.
2. CMK 133. MADDE KAPSAMINDA TMSF’NİN
KAYYIMLIK GÖREVİ VE BANKACILIK KANUNU İLE İLİŞKİSİ
Yasal dayanağını 5411 sayılı Bankalar
Kanunu oluşturan TMSF; bankaların iflası veya faaliyetlerinin durdurulması gibi
olumsuz durumlarda Türkiye’nin finansal güvenliğini, sigorta ve denetim
mekanizması ile korumayı amaçlayan bir kamu kurumu olarak 1983 yılında
kurulmuştur. [1]
Bugün gelinen noktada, 5271 sayılı Ceza
Muhakemeleri Kanunu’nun (CMK) “Şirket yönetimi için kayyım tayini”
başlıklı 133. maddesine konu katalog suçların, bir şirket faaliyeti
çerçevesinde işlenmekte olduğuna dair kuvvetli şüphe söz konusuysa bu
şirketlere mahkeme tarafından kayyım atanmaktadır. Bu kanun hükmü doğrultusunda
674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile CMK’nın 133. maddesi kapsamında
kayyım atanan şirketlerin kayyımlık görevi, TMSF’ye devredilmiş olup işbu KHK,
2016 yılında çıkarılan ve içerisinde olağanüstü hal düzenlemelerine yer veren
6758 sayılı Kanun ile kanunlaştırılmıştır.
6758 sayılı Kanun’un 19. maddesinin 2. fıkrasında:
“Bu maddenin yürürlüğe girdiği tarihten
sonra ve olağanüstü halin devamı süresince terör örgütlerine aidiyeti, iltisakı
veya irtibatı nedeniyle Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü maddesi uyarınca
şirketlere ve bu Kanunun 13 üncü maddesi uyarınca varlıklara kayyım atanmasına
karar verildiği takdirde, kayyım olarak Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu atanır.”
şeklinde hüküm kurulmuş ve böylece, CMK
madde 133 doğrultusunda kendisine kayyım atanan şirketlerde kayyımlık görevini
yapacak olan kurumun, bundan böyle TMSF olduğu sabit hale gelmiştir. Öte yandan bankalara kayyım olarak atanan
TMSF’nin kayyımlık görevi ile bağlantılı olarak aldığı kararları da ayrıca
düzenleyen 5411 sayılı Bankalar Kanunu’ndaki konuya ilişkin hükümler, CMK’nın
133. Maddesi gereğince kendisine mahkeme kararı ile TMSF’nin kayyım olarak atandığı
şirketler bakımından da kıyasen uygulanır. Zira işbu duruma 04/02/2025 tarihinde
Resmî Gazete’de yayımlanan 7539 sayılı Kanun’un 7. maddesine eklenen Geçici
Madde 2 ile yer verilmiştir:
“…Ceza Muhakemesi Kanununun 133 üncü
maddesi gereğince şirketlere veya 128 inci maddesinin onuncu fıkrası gereğince
malvarlığı değerlerine kayyım atanmasına karar verildiği takdirde, bu maddenin
yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yıl süreyle Tasarruf Mevduatı Sigorta
Fonu kayyım olarak atanabilir. Bu halde kayyımlık hak ve yetkileri
bakımından 19/10/2005 tarihli ve 5411 sayılı Bankacılık Kanununda Tasarruf
Mevduatı Sigorta Fonuna verilen hak ve yetkiler kıyasen uygulanır.”
3. TİCARİ VE İKTİSADİ BÜTÜNLÜK (TİB)
KARARININ HUKUKİ NİTELİĞİ VE AMACI
Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu gerek
bankaların finansal krizlerinin çözümünde gerekse belirli suç eylemleri
sonucunda elde edilen suç gelirleriyle mücadelede rol almaktadır. TMSF’ye
tanınan bu geniş yetki alanında tartışmaya konu kurumların başında “Ticari ve
İktisadi Bütünlük Kararı” (TİB) gelmektedir. TİB kararının vücut bulduğu hüküm,
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 134. maddesidir.
Söz konusu madde; iktisadi bütünlüğü, bir
satış yöntemi olarak ele almaktadır. Buna göre TMSF’nin kayyımlık görevini
yerine getirdiği bir banka veya şirketin borçları nedeniyle haczedilmiş
varlıklar; menkul ve gayrimenkul mallar, hak ve alacaklar, fikri ve sınai
mülkiyet haklarının ayrı ayrı satılması halinde değerlerinde azalma meydana
gelecek olması ya da bunların bir bütün olarak satılmasının alacağın tahsilini
daha etkin ve avantajlı kılması durumunda, TMSF Kurulu kararıyla söz konusu
malvarlığı unsurları bir araya getirilerek “Ticari ve İktisadi Bütünlük” tesis
edilir. Böylece TMSF’nin almış olduğu TİB kararı ile borçlunun mallarının alacağın
en yüksek değeri ile tahsili amaçlanır.
4. TİCARİ VE İKTİSADİ BÜTÜNLÜK
KARARININ MÜLKİYET HAKKI VE HAK ARAMA HÜRRİYETİ AÇISINDAN DEĞERLENDİRİLMESİ
Yukarıda bahsetmiş olduğumuz 5411
sayılı Bankacılık Kanunu’nun 134. maddesinin 5. fıkrasında; “… Ticarî ve
iktisadî bütünlük oluşturulmasına karar verilmesinden itibaren iki yıl
içerisinde ticarî ve iktisadî bütünlük oluşturan varlıklar ile ilgili
işletmelere ait menkul, gayrimenkul ve her türlü hak ve alacaklar ile üçüncü
kişiler nezdindekiler de dahil nakit varlıklarının imtiyazlı alacaklılar dâhil
üçüncü kişiler tarafından haczi, muhafaza altına alınması ve satışı talep
edilemez, mahcuzların maliklerinin iflasına karar verilemez, finansal kiralama
sözleşmelerinin feshi talep edilemez, işbu sözleşmeler kapsamındaki
varlıkların iadesine karar verilemez, ilgili takyidatlar hakkında zamanaşımı ve
hak düşürücü süreler işlemez.” ifadesi 31/10/2016 tarihli 678 sayılı KHK
ile gelmiş olup 01/02/2018 tarihli 7071 sayılı Kanun ile aynen kabul
edilmiştir.
İlgili fıkrada yer alan söz konusu
ifade ile TİB kararı verilen varlıklar üzerinde karar tarihinden itibaren iki
yıl boyunca bu malvarlıklarına üçüncü kişiler tarafından başka hacizlerin
uygulanamayacağı ve satışının istenemeyeceği hüküm altına alınmıştır. TMSF her
ne kadar TİB kararı ile kamu alacağını etkili bir şekilde tahsil etmeye
çalışmakta ise de üçüncü kişi alacaklıların alacakları tehlikeye girmekte ve bu
noktada birtakım anayasal tartışmalar gündeme gelmektedir. Zira bu düzenleme,
imtiyazlı alacaklılar da dahil olmak üzere tüm alacaklıların Anayasa madde 35
ile korunan “mülkiyet hakkı” kapsamındaki alacaklarının hukuki yoldan tahsilini
iki yıl gibi uzun bir süre boyunca askıya alarak mülkiyet hakkına yönelik
belirsiz ve ağır bir müdahale teşkil etmektedir.
Bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin
2013/865 başvuru numaralı, 01/06/2016 karar tarihli bireysel başvuru kararında
(Cemtur Kararı); iktisadi bütünlük kapsamında yapılan bir satışın, mülkiyet
hakkını ihlal ettiğine ve bu şekilde yapılan satışlarda iyiniyetli
üçüncü kişilerin kesinleşmiş yargı kararlarına dahi konu olan alacaklarının iki
yıllık uzun bir süre boyunca görmezden gelinmesinin ölçülülük ilkesiyle bağdaşmayacağına
yönelik karar verilmiştir. Söz konusu bireysel başvuru kararında, ölçülülük
ilkesine aykırılık ile mülkiyet hakkının ihlali şu şekilde ifade edilmiştir:[2]
“169. Konunun bir başka boyutu ise
TMSF tarafından el konan şirketlerin aynı nitelikte devam eden hizmet
alımlarına istinaden hizmet verenlere ödeme yapılırken aynı hizmeti el koyma
tarihinden önce bu şirketlere sağlamış olan ve el konan Bankayı zarara
uğrattığı veya kaynaklarını kullandığına dair hiçbir tespit bulunmayan iyi
niyetli üçüncü kişilerin haklarının tamamen görmezden gelinmesi ve bu kişilere
olan borçların ödenmemesidir. TMSF tarafından yönetim ve denetimine el konan
şirketlerin varlıklarını ve faaliyetlerini sürdürmeleri için mal ve hizmet
alımlarına devam edilmesi ve bunun karşılığında ödeme yapılması elbette olağan
kabul edilmelidir. Ancak aynı nitelikli mal ve hizmet alımı karşılığı
ödenmemiş geçmiş dönem borçlarının ödeme işlemlerinin durdurulması hatta icra
ve iflas takibine konu olan ve hakkında mahkeme kararı bulunanlar dâhil
tamamının görmezden gelinmesi ölçülülük ilkesi ve hukuk devleti ile izah
edilemez.
170. Sonuç olarak başvurucunun
borçlu Şirketten olan, bankacılık faaliyetleriyle ilgisi bulunmayan ve tahsil
etme aşamasına getirdiği alacağını tahsil etmesinin borçlu Şirkete TMSF
tarafından el konması sonrasında ilgili mevzuata dayanılarak ve geçmişte doğmuş
borç-alacak ilişkilerinin yine geçmişte başlamış takip ve tahsil işlemlerine
etkili şekilde bu mevzuat hükümleri uygulanarak yapılan müdahaleler ile
engellenmesi, borçlu Şirketin tüm varlıklarının TMSF tarafından başvurucunun
sürece dâhil edilmeden satılarak elde edilen gelirin geçmiş dönem borçlarını
ödetme yetkisi olduğu hâlde bunların ödenmeksizin tamamının diğer kamu
alacakları ile TMSF’nin el konulan Banka kaynaklı alacaklarına
karşılık olarak ayrılması, bu süreçte iyi niyetli üçüncü kişi olduğu anlaşılan
başvurucunun haklarının gözetilmeyerek alacağını tahsil etme imkânının ortadan
kaldırılması ve devletin denetim ve gözetiminden sorumlu olduğu batan Banka
nedeniyle oluşan banka zararının dolaylı olarak başvurucuya yüklenmesi nedenleriyle
başvurucu aleyhine meydana getirilen hukuki
belirsizlik gözönünde bulundurulduğunda, batan bankanın “kamu
tarafından üstlenilen zararlarının karşılanması” şeklindeki kamu yararı
amacıyla karşılaştırıldığında başvurucunun üzerine aşırı bir yüke sebep
olunduğu ve başvurucunun mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında gözetilmesi
gereken adil dengenin başvurucu aleyhine bozulduğu kanaatine ulaşılmıştır.
171. Açıklanan nedenlerle
başvurucunun Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının
ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.”
Yine aynı şekilde AYM tarafından
verilen 2016/9303 başvuru numaralı 29/11/2023 karar tarihli güncel bireysel
başvuru kararında; TİB satışı sonrası sıra cetveli oluşturularak paranın
dağıtılması sürecinde, üçüncü kişi alacaklıların haklarının gözetilmemesi
mülkiyet hakkı ihlali sayılmış ve yukarıdaki Cemtur Kararı’na atıfta
bulunularak aynı yönde hüküm kurulmuştur. [3]
Ayrıca belirtmek gerekir ki; 5411
sayılı Bankacılık Kanunu’nun 134. maddesinin 5. fıkrasının son cümlesiyle
öngörülen ve ticari ve iktisadi bütünlük (TİB) kararının tesisinden itibaren
üçüncü kişi alacaklıların iki yıl boyunca haciz koyma, muhafaza ve satış talep
etme imkanlarının tamamen ortadan kaldırılmasına yol açan düzenleme,
Anayasa’nın 36. maddesiyle güvence altına alınan “hak arama hürriyeti” ile de
bağdaşmamaktadır. Zira hak arama özgürlüğü, yalnızca bireylerin yargı
mercilerine başvurabilmesini değil; aynı zamanda sahip oldukları hakları talep etme
ve bu hakların, makul süre içinde fiilen korunmasını ve sonuçlandırılmasını da
içeren, mahkemeye etkili erişim hakkını kapsamaktadır. İdari nitelikte
bir TİB kararıyla, alacaklıların cebri icra yoluna başvurma yetkisinin yargısal
bir değerlendirmeye tabi tutulmaksızın iki yıl süreyle askıya alınması, bu
hakkın kullanımını anlamsız hale getirmekte ve yargısal korumayı fiilen etkisiz
kılmaktadır.
Anayasa Mahkemesi’nin yerleşik
kararlarında da belirtildiği üzere, mülkiyet hakkına ve bu hakkın güvencesi
niteliğindeki takip yetkisine yönelik sınırlamaların, hakkın özüne dokunmaması
ve ölçülülük ilkesine uygun olması zorunludur. Alacağın niteliği gözetilmeksizin
(imtiyazlı olsun ya da olmasın), alacaklıya bu süreçte etkili bir başvuru veya
itiraz yolu tanınmaksızın uygulanan bu iki yıllık idari nitelikteki engel,
etkili hak arama hürriyetini orantısız biçimde sınırlamakta ve demokratik hukuk
devleti ilkesinin öngördüğü anayasal çerçevenin dışına taşmaktadır.
5. SONUÇ
5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 134.
maddesi uyarınca Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu’na tanınan ticari ve iktisadi
bütünlük (TİB) oluşturma ve satış yetkisi, özellikle üçüncü kişi alacaklılar
bakımından önemli anayasal sonuçlar doğurmaktadır. TMSF’nin gerek CMK m.133
kapsamında kayyım sıfatıyla gerekse Bankacılık Kanunu’ndan kaynaklanan
yetkileri çerçevesinde aldığı TİB kararları, kamu alacağının tahsilini
önceleyen bir mekanizma olarak kurgulanmış olmakla birlikte, uygulamada temel
hak ve özgürlükler üzerinde ağır sınırlamalar yaratmaktadır.
TİB kararının, kamu alacaklarının etkin
ve hızlı şekilde tahsil edilmesi gibi meşru bir kamu yararı amacına hizmet etmektedir.
Ancak Bankacılık Kanunu’nun 134. maddesinin 5. fıkrasında öngörülen ve TİB
kararının tesisinden itibaren üçüncü kişi alacaklıların haciz, muhafaza ve
satış talebinde bulunmalarını iki yıl süreyle mutlak biçimde engelleyen
düzenleme, alacaklıların Anayasa’nın 35. maddesiyle güvence altına alınan mülkiyet
hakkına ağır bir müdahale teşkil etmektedir. Alacağın niteliği, kaynağı ve
alacaklının iyi niyeti gözetilmeksizin uygulanan bu genel ve katı yasak,
mülkiyet hakkı ile kamu yararı arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi
alacaklılar aleyhine bozmakta ve ölçülülük ilkesini zedelemektedir.
Anayasa Mahkemesi’nin Cemtur kararı
başta olmak üzere konuya ilişkin bireysel başvuru kararlarında, TİB kapsamında
gerçekleştirilen işlemlerde iyi niyetli üçüncü kişi alacaklıların haklarının
bütünüyle göz ardı edilmesinin, alacaklılar üzerinde aşırı ve orantısız bir
külfet yarattığı açıkça ortaya konulmuştur. Kamu yararı amacıyla yapılan
müdahalelerin, alacaklıların kesinleşmiş yargı kararlarına dayanan alacaklarını
dahi işlevsiz hale getirmesi, mülkiyet hakkının ihlali olarak
değerlendirilmiştir. Güncel içtihatlarda da bu yaklaşımın sürdürüldüğü ve TİB
satışları sonrasında sıra cetveli oluşturulurken üçüncü kişi alacaklıların
haklarının gözetilmemesinin anayasal ihlal sonucunu doğurduğu görülmektedir.
Öte yandan, TİB kararıyla alacaklıların
cebrî icra yoluna başvurma imkânlarının idari bir kararla ve yargısal denetime
tabi olmaksızın askıya alınması, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına
alınan hak arama hürriyeti bakımından da ciddi sorunlar doğurmaktadır. Hak
arama özgürlüğü, yalnızca mahkemeye erişimle sınırlı olmayıp, tanınan hakların
makul bir süre içinde fiilen korunmasını ve sonuç doğurmasını da kapsamaktadır.
Bu yönüyle, iki yıl boyunca mutlak bir takip yasağı öngören düzenleme,
alacaklıların yargısal korunma mekanizmalarından fiilen yararlanmasını
engelleyerek hak arama hürriyetini işlevsiz hale getirmektedir.
Sonuç itibarıyla, TİB kararının mevcut
yasal çerçevesiyle uygulanmasının, kamu alacağının korunması amacını aşan ve
üçüncü kişi alacaklılar bakımından ölçüsüz sonuçlar doğuran bir müdahale
niteliği taşıdığı açıktır. Demokratik hukuk devleti ilkesinin gereği olarak,
kamu yararı ile bireysel haklar arasında makul ve adil bir dengenin kurulması
zorunludur. Bu çerçevede, TİB kararlarına karşı etkili yargısal denetim
mekanizmalarının güçlendirilmesi, alacaklıların durumuna göre farklılaştırılmış
ve ölçülü sınırlamaların öngörülmesi ve özellikle iyi niyetli üçüncü kişi
alacaklıların mülkiyet ve hak arama özgürlüklerini koruyacak güvencelerin tesis
edilmesi anayasal bir zorunluluk olarak ortaya çıkmaktadır.
Stj. Av. Alperen Furkan Balat
Kaynakça:
1.
Erdem Bora, “Türkiye’de Yeni Medya Düzeninin Oluşumunda Tasarruf Mevduatı
Sigorta Fonu’nun Rolü” İnsan ve İnsan Bilim Kültür Sanat ve Düşünce Dergisi
Yıl 2025 Cilt:2 Sayı: 6
2.
Anayasa Mahkemesinin 01/06/2016 Karar Tarihli, 2013/865 Başvuru Numaralı
Bireysel Başvuru Kararı
3. Anayasa
Mahkemesinin 29/11/2023 Karar Tarihli, 2016/9303 Başvuru Numaralı Bireysel
Başvuru Kararı