1.
GİRİŞ
Aile, toplumun temel yapı taşı olarak
kabul edilmekte olup evlilik kurumu da bu yapının hukuken korunan en önemli
unsurlarından birini oluşturmaktadır. Türk Medeni Kanunu, evlilik birliğinin
taraflara karşılıklı hak ve yükümlülükler yüklediği kabulünden hareket etmekte;
eşlerin birlikte yaşama, dayanışma içerisinde bulunma, sadakat gösterme ve aile
birliğini koruma yükümlülüklerini düzenlemektedir. Ancak çeşitli sebeplerle
evlilik birliğinin taraflar açısından çekilmez hale gelmesi durumunda boşanma
kurumu gündeme gelmekte ve tarafların evlilik ilişkisini hukuken sona
erdirmelerine imkan tanınmaktadır.
Türk hukukunda boşanma, yalnızca
tarafların iradelerine dayanan bir işlem olmayıp aynı zamanda belirli hukuki
sebeplerin ve bu sebeplere ilişkin vakıaların ortaya konulmasını gerektiren
yargısal bir süreçtir. Türk Medeni Kanunu’nda zina, hayata kast, pek kötü veya
onur kırıcı davranış, terk, akıl hastalığı gibi özel boşanma sebeplerinin
yanında uygulamada en sık karşılaşılan boşanma nedeni olan “evlilik birliğinin
temelinden sarsılması” genel boşanma sebebi olarak düzenlenmiştir. Özellikle
güven ilişkisinin zedelenmesi, sadakat yükümlülüğünün ihlali, ilgisizlik,
psikolojik şiddet, iletişim kopukluğu veya taraflar arasında ortaya çıkan ciddi
geçimsizlik halleri bu kapsamda değerlendirilmekte ve her somut olay kendi
özellikleri çerçevesinde incelenmektedir.
Boşanma davalarında mahkemenin temel
görevi, taraflar arasında ileri sürülen iddia ve savunmaların gerçeği yansıtıp
yansıtmadığını tespit etmektir. Bu nedenle boşanma yargılamalarında ispat
hukuku büyük önem taşımaktadır. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun genel ilkeleri
uyarınca, iddiasını ileri süren taraf bu iddiasını ispatla yükümlüdür. Mahkemeler,
tarafların kusur durumlarını belirlerken yalnızca beyanlarla yetinmemekte;
tanık anlatımları, yazılı belgeler, elektronik yazışmalar, kısa mesajlar,
e-postalar, sosyal medya paylaşımları, fotoğraf ve video kayıtları ile diğer
somut delilleri birlikte değerlendirerek sonuca ulaşmaktadır.
Teknolojik gelişmeler ve dijital
iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte boşanma davalarında
değerlendirilen delil türleri de çeşitlenmiştir. Özellikle sosyal medya
paylaşımları, kişisel notlar, dijital günlükler ve elektronik ortamda tutulan
kayıtlar, son yıllarda boşanma davalarında sıklıkla tartışılan deliller
arasında yer almaktadır. Bu kapsamda son dönemde kamuoyunda ve sosyal medya
platformlarında yaygın şekilde karşılaşılan “manifest”, “manifest listesi” veya
“dilek listesi” olarak adlandırılan kişisel notların hukuki niteliği de önem
kazanmıştır.
Manifest kavramı genel olarak bireyin
gelecekte ulaşmak istediği hedefleri, hayallerini, beklentilerini veya arzu
ettiği yaşam biçimini yazılı hale getirmesi şeklinde tanımlanmaktadır. Kişisel
gelişim literatüründe yer bulan bu uygulamanın temelinde, kişinin düşüncelerini
somutlaştırması ve belirli hedeflere yönelmesi anlayışı bulunmaktadır. Ancak
söz konusu notların kişinin gerçek yaşamındaki davranışlarını mı yoksa yalnızca
düşünce dünyasını mı yansıttığı, boşanma davalarında kusur değerlendirmesi ve sadakat
yükümlülüğünün ihlali bakımından nasıl yorumlanması gerektiği hususları henüz
netleşmiş ve yerleşik sınırları belirlenmiş konular değildir.
Bu çalışmada, kişisel notlar ve
manifest listelerinin hukuki niteliği, boşanma davalarında delil olarak
değerlendirilip değerlendirilemeyeceği, sadakat yükümlülüğü ve kusur kavramları
üzerindeki etkisi ile ispat hukuku bakımından taşıdığı önem doktrindeki
görüşler ve genel hukuk ilkeleri çerçevesinde incelenecektir. Böylelikle son
dönemde giderek yaygınlaşan bu olgunun aile hukuku bakımından doğurabileceği
sonuçlar ortaya konulmaya çalışılacaktır.
2.
KİŞİSEL NOTLAR VE MANİFEST LİSTESİ KAVRAMI
Manifest kavramı, kökenini pozitif
psikoloji, bilişsel davranışçı yaklaşımlar ve kişisel gelişim teorilerinden
alan, bireyin gelecekte ulaşmak istediği hedefleri, sahip olmak istediği yaşam
koşullarını veya gerçekleştirmeyi arzuladığı olayları yazılı hale getirerek
bunlara odaklanmasını amaçlayan bir yöntem olarak tanımlanmaktadır. Son
yıllarda özellikle sosyal medya platformları aracılığıyla yaygınlaşan bu
yaklaşım, bireyin düşünce ve beklentilerinin gelecekteki davranışlarını
etkileyebileceği varsayımına dayanmaktadır.
Manifest uygulamaları kapsamında
kişiler sıklıkla kariyer hedeflerini, ekonomik beklentilerini, sosyal
ilişkilerini, aile yaşamına ilişkin planlarını veya ideal eş ve ilişki
tasvirlerini çeşitli notlar, günlükler ya da listeler halinde kaleme
almaktadır. Uygulamada “manifest listesi”, “dilek listesi”, “vizyon listesi”
veya “hedef listesi” gibi farklı isimlerle anılan bu kayıtlar, kişinin geleceğe
yönelik beklenti ve arzularının yazılı ifadesi niteliğindedir.
Psikoloji literatüründe manifest
uygulamalarının temelinde bireyin hedeflerini somutlaştırması, motivasyonunu
artırması ve belirli amaçlara yönelmesi düşüncesi bulunmaktadır. Bu nedenle
manifest listeleri çoğu zaman kişinin mevcut yaşamındaki gerçeklikleri değil,
gelecekte gerçekleşmesini arzu ettiği durumları yansıtmaktadır. Bir başka
ifadeyle bu listeler, gerçekleşmiş olayların kaydı olmaktan ziyade kişinin
düşünce dünyasının ve beklentilerinin yazılı bir görünümüdür.
Hukuki açıdan değerlendirildiğinde
manifest listelerinin niteliğinin doğru tespit edilmesi önem taşımaktadır. Zira
hukuk düzeni kural olarak bireylerin düşüncelerini değil, dış dünyaya yansıyan
iradi davranışlarını ve hukuki sonuç doğuran eylemlerini esas almaktadır.
Nitekim Anayasa’nın 25. maddesinde düşünce ve kanaat özgürlüğü güvence altına
alınmış olup, herkesin düşünce ve kanaat hürriyetine sahip olduğu
düzenlenmiştir (T.C. Anayasası m. 25). Bu nedenle bireyin yalnızca kişisel
notlarında yer alan düşünce ve beklentilerinin tek başına hukuki sorumluluk
veya kusur sonucu doğuracağı söylenemez.
Bununla birlikte kişisel notlar ve
manifest listeleri, içerikleri itibarıyla bazı hukuki uyuşmazlıklarda delil
değerlendirmesine konu olabilmektedir. Özellikle boşanma davalarında kusur
incelemesi yapılırken tarafların davranışları, yazışmaları, sosyal medya
paylaşımları ve diğer deliller bir bütün olarak değerlendirilmektedir.
Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarında da kusur değerlendirmesinin somut olayın
özellikleri ve taraf davranışları dikkate alınarak yapılması gerektiği kabul
edilmektedir. [1]
Nitekim Yargıtay’ın yerleşik
uygulamalarında da boşanma davalarında kusur tespitinin tarafların somut
davranışları, eylemleri ve evlilik birliği üzerindeki etkileri dikkate alınarak
yapılması gerektiği kabul edilmektedir. Bu nedenle manifest listelerinin hukuki
değeri değerlendirilirken, söz konusu kayıtların yalnızca kişisel düşünce ve
beklentileri mi yansıttığı, yoksa başka delillerle birlikte
değerlendirildiğinde belirli bir davranış veya ilişkiyi ortaya koyup koymadığı
ayrıca incelenmelidir.
Bu çerçevede manifest listeleri, hukuk
bakımından doğrudan bir davranış veya hukuki işlem niteliği taşımamakla
birlikte, içeriğine ve somut olayla bağlantısına göre delil değerlendirmesinde
dikkate alınabilecek kişisel kayıtlar arasında yer alabilmektedir. Ancak bu
değerlendirme yapılırken düşünce özgürlüğü, özel hayatın gizliliği ve ispat
hukukunun temel ilkeleri arasında hassas bir denge kurulması gerekmektedir.
3. BOŞANMA DAVALARINDA SADAKAT
YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE KUSUR DEĞERLENDİRMESİ
Bilindiği üzere evlilik, yalnızca
tarafların ortak yaşam kurma iradelerini ortaya koydukları bir hukuki işlem
olmayıp aynı zamanda eşlere birtakım hak ve yükümlülükler yükleyen özel bir
hukuki statü yaratmaktadır. Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesinin üçüncü
fıkrasında eşlerin birlikte yaşamak, birbirine yardımcı olmak ve sadık kalmak
zorunda oldukları açıkça düzenlenmiştir. Bu kapsamda sadakat yükümlülüğü,
evlilik birliğinin temel unsurlarından biri olup eşler arasındaki güven
ilişkisinin korunmasını amaçlamaktadır.
Sadakat yükümlülüğü yalnızca fiziksel
anlamda sadakati ifade etmemektedir. Öğreti ve yargısal uygulamalarda kabul
edildiği üzere sadakat borcu; eşlerin birbirlerine karşı dürüst davranmalarını,
evlilik birliğine zarar verebilecek tutum ve davranışlardan kaçınmalarını,
eşler arasındaki güven bağını sarsacak eylemlerde bulunmamalarını da
kapsamaktadır. Bu nedenle sadakat yükümlülüğünün ihlali yalnızca zina şeklinde
ortaya çıkmamakta; üçüncü kişilerle kurulan uygunsuz duygusal ilişkiler, güven
sarsıcı davranışlar, gizli görüşmeler, romantik içerikli yazışmalar veya
evlilik birliğini zedeleyen diğer tutumlar da kusur değerlendirmesine konu
olabilmektedir. [2]
Boşanma davalarında kusur kavramı,
eşlerden birinin evlilik birliğinden kaynaklanan yükümlülüklerine aykırı
davranması nedeniyle evlilik birliğinin sarsılmasına sebebiyet vermesi olarak
tanımlanabilir. Özellikle Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesinde düzenlenen
evlilik birliğinin temelinden sarsılması sebebine dayalı boşanma davalarında
kusur, tarafların boşanma taleplerinin değerlendirilmesinde, maddi ve manevi
tazminat taleplerinde ve yargılama sonucunda verilecek hükümlerde önemli rol
oynamaktadır.
Ancak boşanma hukukunda kusur
değerlendirmesi yapılırken yalnızca varsayımlara veya sübjektif kanaatlere
dayanılması mümkün değildir. Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun genel ispat ilkeleri
gereğince kusur teşkil ettiği ileri sürülen davranışların somut delillerle
ortaya konulması gerekmektedir. Nitekim Yargıtay’ın yerleşik uygulamalarında da
kusurun belirlenmesinde tarafların fiili davranışlarının, bu davranışların
evlilik birliği üzerindeki etkilerinin ve mevcut delillerin birlikte
değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmektedir. [3]
Bu noktada önemli olan husus, hukuk
düzeninin kural olarak düşünceleri değil davranışları değerlendirmesidir.
Anayasa’nın 25. maddesi uyarınca herkes düşünce ve kanaat özgürlüğüne sahiptir.
Bu nedenle bireyin zihninden geçen düşünceler, hayalleri veya kişisel
değerlendirmeleri tek başına sadakat yükümlülüğünün ihlali olarak kabul
edilemez. Kişinin özel olarak tuttuğu notlar, günlükler veya manifest listeleri
de doğrudan kusur teşkil eden davranışlar olarak değerlendirilemez. Bununla
birlikte söz konusu kayıtların içerikleri, başka delillerle birlikte
değerlendirildiğinde belirli bir davranışı veya ilişkiyi ortaya koyuyorsa,
mahkeme tarafından yardımcı delil niteliğinde dikkate alınmaları mümkündür.
Dolayısıyla kural olarak boşanma
davalarında sadakat yükümlülüğünün ihlal edilip edilmediğinin tespitinde
belirleyici olan husus, kişinin düşünce dünyası değil; bu düşüncelerin dış
dünyaya yansıyan somut davranışlara dönüşüp dönüşmediğidir. Bu sebeple kişisel
notlar ve manifest listeleri tek başına kusurun varlığını göstermeye yeterli
kabul edilmemekte, ancak somut olayın özelliklerine göre diğer delillerle
birlikte değerlendirilerek hukuki anlam kazanabilmektedir.
Bununla birlikte, her somut olayın
kendi özellikleri içerisinde değerlendirilmesi gerektiği de göz ardı
edilmemelidir. Her ne kadar hukuk düzeni kural olarak bireyin düşüncelerini
değil, dış dünyaya yansıyan davranışlarını esas alsa da kişisel notların içeriği
bazı durumlarda evlilik birliği bakımından farklı sonuçlar doğurabilmektedir.
Özellikle evli bir kişinin, eşi dışında belirli bir kişiyle gelecekte
evlenmeye, birlikte yaşam kurmaya veya duygusal birliktelik sürdürmeye ilişkin
ayrıntılı hayallerini ve planlarını sistematik biçimde yazılı hale getirmesi
durumunda, bu kayıtların yalnızca soyut bir düşünce açıklaması olarak
değerlendirilmesi her zaman mümkün olmayabilir. Zira evlilik birliği karşılıklı
güven, bağlılık ve sadakat esasları üzerine kuruludur. Eşlerden birinin başka
bir kişiyle ortak gelecek kurmaya yönelik beklenti ve arzularını yazılı olarak
ortaya koyması, diğer eş bakımından evlilik ilişkisinin özünü oluşturan güven
duygusunu ciddi şekilde zedeleyebilecek nitelikte olabilir.
Bu nedenle söz konusu notlar tek başına
zina veya doğrudan sadakat yükümlülüğünün ihlali olarak kabul edilmese dahi,
içerikleri ve somut olayın özelliklerine göre evlilik birliğinin temelinden
sarsılması bakımından değerlendirmeye alınabilir. Özellikle diğer eş açısından
aşağılayıcı, dışlayıcı veya evlilik birliğinin devamına yönelik iradenin
ortadan kalktığını gösteren ifadelerin bulunması halinde, bu durumun güven
sarsıcı davranış niteliğinde olduğu ve evlilik birliğini çekilmez hale getiren
olgular arasında değerlendirilebileceği ileri sürülebilir. Nitekim Türk Medeni
Kanunu’nun 166. maddesi kapsamında önemli olan husus, yalnızca sadakat
yükümlülüğünün teknik anlamda ihlal edilip edilmediği değil, taraflar
arasındaki ortak yaşamın sürdürülmesinin beklenip beklenemeyeceğidir. Bu
çerçevede, başka bir kişiyle yaşam kurmaya ilişkin yoğun ve süreklilik arz eden
yazılı ifadelerin, diğer eş bakımından evlilik birliğinin devamını katlanılamaz
hale getirdiği durumlarda kusur değerlendirmesinde yardımcı olgu olarak dikkate
alınması mümkündür.
4. MANİFEST
LİSTELERİNİN SADAKAT YÜKÜMLÜLÜĞÜ VE KUSUR DEĞERLENDİRMESİ BAKIMINDAN HUKUKİ
SONUÇLARI
Manifest listelerinin yalnızca kişinin
düşünce dünyasına ilişkin kayıtlar olduğu ve bu nedenle hukuki sonuç
doğurmayacağı yönündeki yaklaşım ilk bakışta isabetli görünmekle birlikte, aile
hukukunun kendine özgü yapısı dikkate alındığında bu sonucun her somut olay
bakımından geçerli olduğunu söylemek mümkün değildir. Zira evlilik birliği
yalnızca tarafların aynı konutu paylaşmalarından ibaret olmayıp, karşılıklı
sevgi, saygı, güven, bağlılık ve ortak gelecek kurma iradesi üzerine kurulu
özel bir hukuki ve duygusal birlikteliktir. Bu sebeple eşlerin davranışları
kadar, evlilik birliğine bakış açıları ve bu birliğin devamına ilişkin
iradeleri de önem taşımaktadır.
Nitekim Türk Medeni Kanunu’nun 185.
maddesi uyarınca eşler birbirlerine sadık kalmakla yükümlüdür. Sadakat
yükümlülüğü yalnızca fiziksel sadakati değil, eşlerin birbirlerine olan
bağlılığını korumalarını, evlilik birliğini zedeleyecek tutum ve davranışlardan
kaçınmalarını ve ortak yaşamı sürdürme iradesini muhafaza etmelerini de
kapsamaktadır. Bu nedenle sadakat borcunun değerlendirilmesinde yalnızca
gerçekleşmiş fiziksel eylemler değil, evlilik birliği üzerindeki etkileri
itibarıyla güven sarsıcı nitelik taşıyan diğer davranışların da dikkate
alınması gerekmektedir.
Bu çerçevede evli bir kişinin, eşi
dışında başka bir kişiyle evlenmeye, birlikte yaşam kurmaya, aile oluşturmaya
veya ortak gelecek planlamaya ilişkin düşüncelerini sistematik biçimde yazılı
hale getirmesi ve bunları bir hedef veya yaşam planı olarak benimsemesi, her ne
kadar doğrudan bir sadakat ihlali olarak nitelendirilemese de evlilik
birliğinin özüyle bağdaşmayan bir durum olarak değerlendirilebilir. Özellikle
belirli bir üçüncü kişiye yönelik duygusal içerikli hayallerin, evlilik sonrası
yaşam planlarının veya eş dışındaki bir kişiyle kurulmak istenen ilişkinin
ayrıntılı şekilde kaleme alınması halinde, bu durum mevcut eş bakımından ciddi
bir güven kaybına yol açabilecektir. Gerçekten de eşlerden birinin, evlilik
birliği devam ederken başka bir kişiyle mutlu bir yaşam kurmaya ilişkin
hayallerini yazılı hale getirdiğinin öğrenilmesi, diğer eş açısından yalnızca
rahatsız edici değil, aynı zamanda onur kırıcı ve yıpratıcı bir durum olarak da
algılanabilir. Çünkü burada sorun yalnızca düşüncenin varlığı değil, kişinin
zihinsel ve duygusal yönelimini evlilik birliği dışındaki bir kişiye yöneltmiş
olmasıdır. Böyle bir durumda diğer eşin, evlilik birliğinin geleceğine ilişkin
güven duygusunu kaybetmesi ve ortak yaşamı sürdürmek istememesi hayatın olağan
akışına uygun bir sonuç olarak kabul edilebilir.
Bu nedenle manifest listelerinde yer
alan ifadelerin yalnızca “kişisel düşünce” olarak değerlendirilmesi her zaman
yeterli olmayabilir. Özellikle içerik itibarıyla mevcut eşin dışlandığını,
başka bir kişiyle ortak gelecek planlandığını veya evlilik birliğinin sona
erdirilmesinin arzulandığını gösteren kayıtlar, Türk Medeni Kanunu’nun 166.
maddesi kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılması olgusunun
değerlendirilmesinde dikkate alınabilir. Zira evlilik birliğinin temelinden
sarsılması için mutlaka zina veya başka bir özel boşanma sebebinin
gerçekleşmesi zorunlu değildir. Önemli olan, taraflar arasındaki güven
ilişkisinin ortadan kalkması ve ortak yaşamın sürdürülmesinin beklenemeyecek
hale gelmesidir.
Öte yandan manifest listelerinin kusur
değerlendirmesindeki önemi yalnızca evlilik birliğinin sona ermesine
etkileriyle sınırlı değildir. Bu kayıtların içeriğinin daha sonra somut
davranışlarla desteklenmesi halinde, söz konusu notlar kusurun ispatında yardımcı
delil niteliği de taşıyabilir. Örneğin manifest listesinde adı geçen kişiyle
sonradan yoğun iletişim kurulması, duygusal yakınlaşma yaşanması, romantik
yazışmaların bulunması veya fiili birlikteliğe ilişkin başka delillerin ortaya
çıkması durumunda, manifest listesi tarafın eğilimini ve iradesini ortaya koyan
destekleyici bir delil olarak değerlendirilebilecektir.
Kanaatimizce, evli bir kişinin eşi
dışında başka biriyle yaşam kurmaya ilişkin hayallerini sistematik biçimde
yazılı hale getirmesi her ne kadar tek başına sadakat yükümlülüğünün ihlali
veya zina olarak nitelendirilemese de evlilik birliğinin devamına yönelik
iradenin zayıfladığını göstermesi ve diğer eş bakımından ortak yaşamı çekilmez
hale getirmesi nedeniyle boşanma yargılamasında dikkate alınabilecek önemli bir
olgudur. Özellikle bu kayıtların diğer delillerle desteklenmesi halinde kusur
değerlendirmesinde de göz önünde bulundurulmaları gerektiği kanaatindeyiz.
5. MANİFEST LİSTELERİNİN EVLİLİK
BİRLİĞİNE DEVAM ETME İRADESİNİN TESPİTİ BAKIMINDAN ÖNEMİ
Boşanma hukukunda evlilik birliğinin
temelinden sarsılıp sarsılmadığının değerlendirilmesinde yalnızca eşler
arasında gerçekleşen açık çatışmalar, fiziksel sadakatsizlik halleri veya ağır
kusurlu davranışlar değil; tarafların evlilik birliğini sürdürme yönündeki
iradeleri de önem taşımaktadır. Zira evlilik, yalnızca hukuki bir birliktelik
olmayıp aynı zamanda eşlerin birlikte yaşama, birbirlerine destek olma, sadakat
gösterme ve ortak bir gelecek kurma iradesine dayanan özel bir yaşam
ortaklığıdır.
Türk Medeni Kanunu’nun 185. maddesi
uyarınca eşler birlikte yaşamak, birbirine yardımcı olmak ve sadık kalmakla
yükümlüdür. Bu yükümlülükler, eşlerin yalnızca mevcut evlilik ilişkisini şeklen
devam ettirmelerini değil, aynı zamanda evlilik birliğine uygun davranmalarını
ve ortak hayatı sürdürme konusunda samimi bir irade taşımalarını da gerektirir.
Bu nedenle eşlerden birinin evlilik birliğine fiilen devam ediyor görünmesine
rağmen, zihinsel ve duygusal yönelimini başka bir kişiyle kurulacak hayali bir geleceğe
yöneltmesi, somut olayın özelliklerine göre evlilik birliğinin devamına ilişkin
iradenin zayıfladığını gösterebilir.
Manifest listeleri bu noktada önem
kazanmaktadır. Kural olarak bir kişinin kişisel notlarında yer alan
düşünceleri, hayalleri veya dilekleri tek başına hukuki sorumluluk ya da kusur
sonucu doğurmaz. Hukuk düzeni kişinin iç dünyasından geçen düşünceleri değil,
dış dünyaya yansıyan davranışlarını esas alır. Ancak manifest listesinde yer
alan kayıtlar, yalnızca soyut bir istek veya genel bir gelecek beklentisi
olmaktan çıkıp, eş dışındaki belirli bir kişiyle evlenme, birlikte yaşama, aile
kurma veya ortak bir hayat planlama şeklinde somutlaşmışsa, bu durumun evlilik
birliğine devam etme iradesi bakımından ayrıca değerlendirilmesi gerekir.
Evlilik birliğinin temelinde eşlerin
birbirleriyle ortak gelecek kurma arzusu bulunmaktadır. Bu ortak gelecek
iradesi ortadan kalktığında veya eşlerden biri bu iradesini başka bir kişiye
yönelttiğinde, evlilik ilişkisinin güven temeli ciddi biçimde zedelenebilir.
Özellikle evli bir kişinin, eşinden başka belirli bir kişiyle gelecekte nasıl
bir yaşam kuracağına, onunla evleneceğine, birlikte mutlu bir aile hayatı
sürdüreceğine veya mevcut eşinden farklı olarak o kişiyle huzurlu bir gelecek
yaşayacağına ilişkin ifadeleri sistematik biçimde yazılı hale getirmesi, diğer
eş bakımından evlilik birliğinin devamını katlanılması güç hale getirebilir.
Burada önemle belirtilmelidir ki, böyle
bir manifest kaydı tek başına zina veya doğrudan sadakat yükümlülüğünün ihlali
olarak nitelendirilemez. Ancak boşanma hukukunda her olay yalnızca tek başına
değil, diğer vakıalarla birlikte değerlendirilir. Bu nedenle manifest
listesinde yer alan başka bir kişiyle gelecek kurma düşünceleri; eşe karşı
ilgisiz davranma, soğukluk, mesafe koyma, ortak yaşamdan kaçınma, iletişimi
azaltma, evlilik sorumluluklarını yerine getirmeme veya üçüncü kişiyle
yakınlaşmayı gösteren başka delillerle birlikte ortaya çıkıyorsa, artık bu
kayıtların yalnızca düşünce açıklaması olarak görülmesi yeterli olmayacaktır. Bu
durumda manifest listesi, eşin evlilik birliğine bakışını, ortak geleceğe
ilişkin iradesini ve duygusal yönelimini ortaya koyan yardımcı bir delil
niteliği kazanabilir. Başka bir ifadeyle, manifest kaydı doğrudan kusurun kesin
ispatı olmayabilir; ancak eşin evlilik birliğini sürdürme iradesinin
zayıfladığını veya ortadan kalktığını gösteren önemli bir olgu olarak dikkate
alınabilir.
Özellikle manifest listesinde adı geçen
kişiyle sonradan iletişim kurulması, sosyal medya üzerinden yakınlaşılması,
romantik yazışmalar yapılması, tanık beyanlarıyla duygusal bir yakınlığın
doğrulanması veya eşin mevcut evlilik ilişkisine karşı ilgisiz ve dışlayıcı
davranışlar sergilemesi halinde, söz konusu manifest kayıtları diğer delillerle
birlikte anlam kazanacaktır. Bu halde mahkeme, yalnızca manifest listesinin
varlığına değil, bu listenin içeriğine, yazılma biçimine, sürekliliğine,
belirli bir kişiye yönelip yönelmediğine ve eşin diğer davranışlarıyla
bağlantısına bakarak değerlendirme yapmalıdır.
Kanaatimizce, evlilik birliği devam
ederken eşlerden birinin başka bir kişiyle ortak gelecek kurmaya yönelik
düşüncelerini sistematik şekilde yazılı hale getirmesi, özellikle bu durum eşe
karşı mesafeli, ilgisiz veya evlilik birliğini zedeleyici davranışlarla
birlikte ortaya çıkıyorsa, Türk Medeni Kanunu’nun 166. maddesi kapsamında
evlilik birliğinin temelinden sarsılması bakımından dikkate alınabilecek
niteliktedir. Zira böyle bir durumda sorun yalnızca kişinin iç dünyasında kalan
bir düşünceden ibaret olmayıp, evlilik birliğine devam etme iradesinin
zayıflaması ve eşler arasındaki güven ilişkisinin zarar görmesiyle ilgilidir. Sonuç
olarak manifest listeleri, her durumda boşanma sebebi veya sadakat
yükümlülüğünün ihlali olarak kabul edilemez. Ancak eş dışındaki belirli bir
kişiyle gelecek kurma planları içeren, mevcut eşin dışlandığı ve evlilik
birliğine bağlılığın zayıfladığını gösteren kayıtlar; eşin diğer davranışları
ve dosyadaki delillerle birlikte değerlendirildiğinde, evlilik birliğinin
temelinden sarsıldığını ortaya koyan yardımcı ve tamamlayıcı bir delil olarak
kabul edilebilir.
6.
SONUÇ VE İSPAT BAKIMINDAN DEĞERLENDİRME
Boşanma davalarında temel amaç, evlilik
birliğinin temelinden sarsılmasına neden olan vakıaların somut delillerle
ortaya konulması ve tarafların kusur durumlarının hukuka uygun şekilde
belirlenmesidir. Bu kapsamda mahkemeler yalnızca tarafların beyanlarıyla değil,
dosya kapsamındaki tüm delilleri birlikte değerlendirerek bir sonuca
ulaşmaktadır.
Manifest listeleri ve kişisel dilek
notları, ilk bakışta kişinin yalnızca düşünce dünyasına ilişkin kayıtlar olarak
görülebilir. Gerçekten de hukuk düzeni kural olarak düşünceleri değil, dış
dünyaya yansıyan davranışları esas almakta; bireyin zihninden geçen düşünceleri
tek başına hukuki sorumluluğun veya kusurun kaynağı olarak kabul etmemektedir.
Ancak aile hukukunun kendine özgü yapısı dikkate alındığında, bu tespitin her
somut olay bakımından aynı sonuca götürmeyeceği kanaatindeyiz.
Zira evlilik birliği yalnızca hukuki
bir birliktelik olmayıp, aynı zamanda eşler arasında karşılıklı güven,
bağlılık, sadakat ve ortak gelecek kurma iradesine dayanan özel bir yaşam
ortaklığıdır. Bu nedenle evli bir kişinin, eşi dışında başka bir kişiyle
evlenmeye, birlikte yaşam kurmaya veya ortak bir gelecek planlamaya ilişkin
düşüncelerini sistematik biçimde yazılı hale getirmesi, her ne kadar doğrudan
bir sadakat ihlali olarak nitelendirilemese de mevcut eş bakımından güven
duygusunu ciddi şekilde zedeleyebilecek niteliktedir.
Özellikle belirli bir üçüncü kişiye
yönelik duygusal içerikli hayallerin, evlilik sonrası yaşam planlarının veya
mevcut eşin dışlandığı gelecek tasavvurlarının yazılı olarak ortaya konulması,
diğer eş açısından evlilik birliğinin devamını katlanılmaz hale getirebilir. Bu
durumda mesele yalnızca bir düşüncenin varlığı değil, evlilik birliğine ilişkin
bağlılığın ve ortak gelecek iradesinin zayıfladığının somut şekilde ortaya
çıkmasıdır. Bu nedenle manifest listeleri, bazı durumlarda Türk Medeni
Kanunu’nun 166. maddesi kapsamında evlilik birliğinin temelinden sarsılmasının
değerlendirilmesinde dikkate alınabilecek olgular arasında yer alabilir.
İspat hukuku bakımından ise manifest
listelerinin tek başına kesin delil niteliği taşıdığı söylenemez. Ancak bu
kayıtların;
-
Taraflar arasındaki yazışmalar,
-
Sosyal medya paylaşımları,
-
Elektronik mesajlar,
-
Tanık anlatımları,
-
Fotoğraf ve görüntüler,
-
Telefon kayıtları,
-Üçüncü
kişilerle kurulan ilişkinin varlığını gösteren diğer deliller
ile
birlikte değerlendirilmesi halinde önemli bir yardımcı delil niteliği kazanması
mümkündür.
Özellikle manifest listesinde yer alan
kişiyle sonradan iletişim kurulması, duygusal yakınlık geliştirilmesi veya
evlilik birliğini zedeleyen davranışların ortaya çıkması halinde, söz konusu
kayıtlar tarafın niyetini, yönelimini ve evlilik birliğine bakışını ortaya
koyan destekleyici deliller olarak değerlendirilebilecektir.
Sonuç olarak, manifest listelerinin her
durumda sadakat yükümlülüğünün ihlali veya doğrudan kusur sebebi olarak kabul
edilmesi mümkün değilse de; içerikleri, kapsamları ve somut olayın özellikleri
dikkate alındığında evlilik birliğinin temelinden sarsılması, güven ilişkisinin
ortadan kalkması ve kusur değerlendirmesi bakımından önem taşıyabilecekleri
kanaatindeyiz. Bu nedenle boşanma davalarında manifest listelerinin kategorik
olarak önemsiz kabul edilmesi yerine, her somut olayın özellikleri çerçevesinde
diğer delillerle birlikte değerlendirilmesi daha isabetli bir yaklaşım
olacaktır.
Kanaatimizce, evlilik birliği devam
ederken eşlerden birinin belirli bir üçüncü kişiyle evlenmeye, birlikte yaşam
kurmaya veya romantik bir gelecek inşa etmeye yönelik düşüncelerini sistematik
şekilde yazılı hale getirmesi, her ne kadar tek başına zina veya sadakat
yükümlülüğünün açık ihlali olarak nitelendirilemese de evlilik birliğine
yönelik bağlılığın zayıfladığını gösteren önemli bir olgu olarak kabul
edilmelidir. Özellikle bu kayıtların eşe karşı ilgisizlik, duygusal uzaklaşma,
soğuk davranışlar, ortak yaşamdan kaçınma ve benzeri davranışlarla birlikte
ortaya çıkması halinde, söz konusu olguların bir bütün halinde
değerlendirilmesi gerekir. Bu durumda manifest listeleri yalnızca bir düşünce
açıklaması olmaktan çıkmakta; evlilik birliğinin temelinden sarsıldığını
gösteren yardımcı bir delil niteliği kazanmaktadır.
Av. Gülden Mehmed
Kaynakça:
1. Dural,
Mustafa / Öğüz, Tufan / Gümüş, Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku Cilt III - Aile
Hukuku, Filiz Kitabevi, İstanbul, 2024, s. 118 vd.
2. Dural,
Mustafa / Öğüz, Tufan / Gümüş, Mustafa Alper, Türk Özel Hukuku – Aile Hukuku,
Filiz Kitabevi, İstanbul, 2024, s. 102 vd.
3. Yargıtay
Hukuk Genel Kurulu, E. 2017/2-2057, K. 2020/240, T. 26.02.2020; Yargıtay 2. HD,
E. 2021/3707, K. 2021/6046, T. 05.07.2021.