Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

MALİ MÜŞAVİRLERİN CEZAİ SORUMLULUĞUNUN YARGITAY KARARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRİLMESİ

MALİ MÜŞAVİRLERİN CEZAİ SORUMLULUĞUNUN YARGITAY KARARI IŞIĞINDA DEĞERLENDİRİLMESİ

GİRİŞ

Vergi ceza hukukunda sahte fatura düzenleme suçu hem ekonomik düzenin korunması hem de mali disiplinin sağlanması bakımından yüksek öneme sahiptir. 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nun (VUK) 359. maddesi kapsamında düzenlenen bu suç, uygulamada çoğu kez iştirak, azmettirme ve yardım etme biçimleriyle karşımıza çıkmaktadır. Sahte fatura düzenleme fiili, çoğu kez tek bir fail tarafından değil, şirket ortakları, temsilciler, muhasebeciler ve üçüncü kişiler arasında kurulan iş bölümü çerçevesinde gerçekleştirilmektedir. Bu nedenle suçun maddi unsurlarından ziyade, iştirak hükümlerinin uygulanması ve delillendirme standardı belirleyici hâle gelmektedir.

Bu çalışmada, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin; E. 2016/9306 K. 2020/944 ve E. 2021/43596 K. 2023/5766 sayılı bozma kararları incelenecektir. İnceleme konusu iki bozma kararı, sahte fatura düzenleme suçunda iştirak, zamanaşımı ve lehe kanun uygulaması bakımından önemli ilkeler ortaya koymaktadır. [1]

Sahte Fatura Düzenleme Suçunun Hukuki Niteliği ve İştirak Problemi

VUK m. 359/b kapsamında sahte fatura düzenleme suçu, görünüşte hukuka uygun bir ticari belge üretmek suretiyle vergi sistemini yanıltmaya yönelen bir fiildir. Bu suçta:

-Gerçekte var olmayan bir mal veya hizmet ilişkisine dayanılarak belge düzenlenmesi,

-Belgenin bilerek ve isteyerek vergi hukuku sonuçları doğuracak şekilde kullanıma elverişli hâle getirilmesi

aranmaktadır.

Ancak uygulamada, belgenin kim tarafından fiilen düzenlendiği ile kim tarafından organizasyonel olarak yönlendirildiği farklılaşabilmektedir. Bu noktada 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 37–39. maddelerinde düzenlenen iştirak hükümleri devreye girmektedir. İştirak bakımından temel ihtilaf noktası, bir kimsenin şirket ortaklığı, temsil yetkisi veya muhasebecilik faaliyeti nedeniyle otomatik olarak suçun faili ya da yardım edeni sayılıp sayılamayacağıdır. İncelenen ilk bozma kararında Daire, bu soruya açık biçimde olumsuz cevap vermektedir.

İlk Bozma Kararı: Maddi Gerçeğin Araştırılması ve İştirakin Tespiti

İlk kararda daire tarafından, sanıkların suça konu faturaları düzenledikleri veya düzenlenmesine iştirak ettikleri iddiası karşısında: Faturaların asıllarının getirtilmesi, Faturaları kullanan mükelleflerin tanık sıfatıyla dinlenmesi, İmza inkârı hâlinde uzman raporu alınması, Savunmalarda adı geçen kişinin tanık olarak dinlenmesi, Muhasebecinin (SMMM) mesleki faaliyet sınırlarının somutlaştırılması gerektiği ifade edilmiştir.

Doktrinde de mali müşavirlerin sahte belge düzenleme suçuna iştiraki, salt teknik işlemleri yürütmelerinden değil, fail, azmettiren veya yardım eden olarak somut katkı ve irade gösterdikleri hallerle ilişkilendirilmektedir. Bu bağlamda, Yargıtay içtihatları da SMMM’lerin iştiraki konusunda mükellef ile SMMM arasındaki ilişkinin net ve şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya konulması gerektiği üzerinde durmaktadır [2]. Nitekim bahse konu kararlarda da bu yönde karar verilmiş olmuş daire mahkûmiyet hükümlerini eksik araştırma nedeniyle bozmuştur.

Bu eksiklikler, ceza muhakemesinin “maddi gerçeğe ulaşma” amacına aykırılık teşkil etmektedir. Ceza yargılamasında mahkeme, dosyadaki teknik raporlarla yetinemez; doğrudan delil toplamak ve bunları tartışmak zorundadır. Özellikle muhasebeci konumundaki sanık bakımından Daire, 3568 sayılı Kanun kapsamında verilen mesleki hizmet ile suça iştirak arasında açık bir bağ kurulması gerektiğini vurgulamıştır. Muhasebecinin beyannameleri vermesi, tek başına sahte fatura düzenleme suçuna iştirak anlamına gelmez. Aksi yaklaşım, kusur sorumluluğu yerine objektif sorumluluğa yaklaşan bir sonuç doğurur ki bu, çağdaş ceza hukuku ilkeleriyle bağdaşmaz.

Bu karar, iştirak iradesinin varlığının:

-Fiili katkı,

-Bilinçli ve kastî davranış,

-Suçun icrasına yönelik ortak amaç

Unsurlarıyla birlikte değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koymaktadır.

Kararda özellikle, muhasebeci sanığın yalnızca beyannameleri vermek suretiyle mi yoksa sahte fatura organizasyonuna bilinçli katkı sunarak mı hareket ettiği araştırılmadan mahkûmiyet kurulamayacağı belirtilmiştir. Bu yaklaşım, iştirak için kastın ve fiilî katkının somutlaştırılması gerektiği ve cezai sorumluluğun, yalnızca mesleki ilişkiye veya şekli yetkiye dayandırılamayacağı yönündeki doktrinsel görüşle uyumludur.

Karar, CMK sistematiği içinde “maddi gerçeğin araştırılması” ilkesine dayanır. Özellikle:

-Delillerin doğrudanlık ilkesi çerçevesinde değerlendirilmesi,

-İmza incelemesinin bilirkişi marifetiyle yapılması,

-Tanık beyanlarının yüz yüzelik ilkesi kapsamında alınması,

gerektiği belirtilmiştir.

Bu yönüyle karar, vergi ceza yargılamasında teknik raporların (vergi tekniği raporu gibi) tek başına mahkûmiyet için yeterli sayılamayacağını da dolaylı biçimde ortaya koymaktadır.

 Delil Standardı ve Vergi Tekniği Raporlarının Sınırı

Vergi suçlarında sıklıkla başvurulan vergi tekniği raporları, teknik ve mali incelemeler içerir. Ancak ceza yargılamasında bu raporların bağlayıcı delil niteliği yoktur. Ceza hâkimi, raporu serbestçe takdir eder.

İlk bozma kararında Daire, yalnızca rapor içeriğine dayanarak iştirak sonucuna ulaşılmasını yeterli görmemiştir. Bu yaklaşım, masumiyet karinesi ve “şüpheden sanık yararlanır” ilkesinin bir yansımasıdır. Cezai sorumluluk, varsayıma değil, kuşkuya yer bırakmayacak kesinliğe dayanmalıdır.

Bu noktada dairenin yaklaşımı, vergi inceleme süreci ile ceza yargılaması arasındaki farkı net biçimde ortaya koymaktadır. Vergi hukukunda karineler daha geniş yer bulabilirken, ceza hukukunda sübjektif unsurların ispatı zorunludur.

İkinci Bozma Kararı: Zamanaşımı ve Lehe Kanun Sorunu

İkinci karar, önceki bozma sonrası verilen hükme ilişkindir. Bu aşamada üç temel mesele öne çıkmaktadır:

-Dava zamanaşımı,

-İştirak hâlinde zamanaşımının kesilmesi,

-7394 sayılı Kanun değişikliği sonrası lehe kanunun tespiti.

Zamanaşımı ve İştirak İlişkisi

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, sanıklardan biri bakımından olağan dava zamanaşımının gerçekleştiği görüşünü ileri sürmüştür. Ancak Daire, iştirak hâlinde suç işleme iddiası bulunan ve hakkında beraat kararı verilen sanık yönünden yürüyen sürecin diğer sanıklar bakımından zamanaşımını kestiğini kabul etmiştir.

Bu yaklaşım, iştirak hâlinde suçlarda zamanaşımı kesilmesinin kolektif sonuç doğurabileceği anlayışına dayanmaktadır. Böylece iştirak ilişkisi, yalnızca maddi sorumluluk bakımından değil, muhakeme hukuku bakımından da sonuç üretmektedir.

Lehe Kanun İlkesi (TCK m. 7/2)

Kararın en dikkat çekici yönü, 15.04.2022 tarihinde yürürlüğe giren 7394 sayılı Kanun ile VUK m. 359’da yapılan değişikliklerin değerlendirilmesi gereğine işaret etmesidir.

Daire, açıkça:

-Eski ve yeni düzenlemenin karşılaştırılması,

-Sanık lehine olan hükmün belirlenmesi,

-Her iki kanuna göre uygulamanın gerekçeli biçimde gösterilmesi

zorunluluğunu vurgulamıştır.

Bu yaklaşım, lehe kanun ilkesinin şekli değil maddi ve denetlenebilir biçimde uygulanması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Bu durum, Yargıtay denetiminin iki aşamasını göstermektedir:

-Delil yeterliliği ve usuli güvencelerin denetimi

-Normların doğru uygulanıp uygulanmadığının denetimi

Sonuç

İncelenen iki bozma kararı birlikte değerlendirildiğinde şu sonuçlara ulaşılmaktadır:

İlk karar daha çok maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasına, ikinci karar ise usul hukukunun doğru uygulanmasına odaklanmaktadır. Yargıtay’ın yaklaşımı iştirakin, soyut görev veya meslek ilişkisine dayanılarak değil, somut katkı ve kastın ispatıyla belirlenmesi gerektiği yönünden hukuk devleti ve ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesiyle uyumludur. Ancak özellikle iştirak hâlinde zamanaşımının kesilmesi meselesi öğretide tartışmaya açıktır. Beraat eden bir sanık yönünden yürüyen sürecin diğer sanıklar bakımından zamanaşımı kesici etki doğurması, zamanaşımının bireysel niteliği ile ne ölçüde bağdaşmaktadır sorusu önem taşımaktadır. Bunun yanında, lehe kanun incelemesinin her iki düzenleme yönünden karşılaştırmalı, gerekçeli biçimde somut ceza hesabı yapılarak gösterilmesi ve vergi tekniği raporlarının destekleyici delil niteliğinde olup mahkûmiyet için doğrudan teknik delil incelemesi gerektiğine ilişkin vurgunun, uygulamaya yönelik önemli bir hatırlatma olduğu söylenebilir.

Sonuç olarak, Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin bu iki kararı, vergi ceza hukukunda hem maddi ceza hukuku hem de ceza muhakemesi hukuku bakımından derinliği olan ve uygulamaya yön verebilecek nitelikte içtihatlar olarak değerlendirilebilir.

Stj. Av. Ahmet Berke Baştuğ


Kaynakça:

1. Yargıtay 11. Ceza Dairesi’nin; E. 2016/9306 K. 2020/944 ve E. 2021/43596 K. 2023/5766 sayılı bozma kararları

2. Yaşar Ayyıldız ve Serdar Şahin, “Yargıtay İçtihatlarında Serbest Muhasebeci Mali Müşavirlerin Sahte Belge Düzenleme Suçuna İştiraki,” Finans Ekonomi ve Sosyal Araştırmalar Dergisi 8, no. 4 (2023): 929–942,

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN