Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

LİMİTED ŞİRKETLERDE İNANÇLI İŞLEM YOLUYLA PAY SAHİPLİĞİ: TESPİT VE TESCİL DAVALARI İLE İSPAT SORUNU

LİMİTED ŞİRKETLERDE İNANÇLI İŞLEM YOLUYLA PAY SAHİPLİĞİ: TESPİT VE TESCİL DAVALARI İLE İSPAT SORUNU

1. Giriş

 

Limited şirketler, yapıları gereği çoğu zaman aile bireyleri, yakın çevre veya uzun süreli güven ilişkisi bulunan kişiler arasında kurulan ve faaliyetlerini sürdüren şirketlerdir. Bu kapalı yapı içerisinde, şirket paylarının kimin adına kayıtlı olduğu ile pay üzerinde fiilen ve ekonomik olarak kimin tasarrufta bulunduğu her zaman örtüşmemektedir. Uygulamada, çeşitli nedenlerle payların görünürde bir kişinin uhdesinde bırakıldığı, buna karşılık paya bağlı hak ve yetkilerin başka bir kişi tarafından kullanıldığı durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.

 

Bu tür ilişkiler, taraflar arasındaki güven devam ettiği sürece çoğu zaman herhangi bir uyuşmazlığa konu edilmemekte; ancak güven ilişkisinin sona ermesi, şirket ortakları arasındaki ihtilaflar veya üçüncü kişilerin devreye girmesi hâlinde, pay sahipliğinin kime ait olduğu sorusu ciddi hukuki sorunlara yol açmaktadır. Bu aşamada, görünürde ortak olan kişi ile paya ilişkin hak ve menfaatleri fiilen kullanan kişi arasındaki ilişkinin hukuki niteliğinin belirlenmesi ve pay sahipliğinin kime ait olduğunun tespiti, uyuşmazlığın çözümünde belirleyici hâle gelmektedir.

 

Limited şirketlerde pay sahipliğinin tespiti, yalnızca taraflar arasındaki özel ilişkiyi değil; aynı zamanda şirketin yönetimini, kâr payı dağıtımını ve üçüncü kişilerle olan hukuki ilişkileri de doğrudan etkilemektedir. Bu nedenle, pay sahipliği iddiasının hangi hukuki temele dayanarak ileri sürülebileceği ve bu iddianın hangi delillerle ispatlanabileceği, uygulamada en çok tartışılan konular arasında yer almaktadır.

 

Bu yazıda, limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla pay sahipliği iddiaları, pay sahipliğinin tespiti ve tescili davaları ekseninde ele alınmakta; uygulamada karşılaşılan uyuşmazlıklar ve yargı kararları ışığında, bu tür iddiaların hangi hâllerde hukuki koruma bulabileceği değerlendirilmektedir. İnceleme kapsamında, pay sahipliğinin tespiti ve tescili davalarının hukuki niteliği ve ispat rejimi üzerinde durulacaktır.

 

2. İnançlı İşlem Kavramı ve Hukuki Niteliği

 

İnançlı işlem, inananın malvarlığına dâhil bir mal veya hakkı, borcuna teminat oluşturmak ya da belirli bir amaç doğrultusunda yönetilmesini sağlamak üzere inanılana devrettiği; inanılanın ise bu mal veya hakkı, kararlaştırılan koşulların gerçekleşmesi hâlinde yeniden devretme yükümlülüğü altına girdiği hukuki işlemdir. Görüldüğü üzere inançlı işlem ile inanan bir mal veya hakkı, geri almak üzere devretmektedir. Bu tür işlemlerde, hakkın görünürdeki sahibi ile gerçek yararlanıcısı farklı kişiler olup, taraflar arasındaki ilişki esas itibarıyla güven unsuruna dayanmaktadır.

 

İnançlı işlemin var olabilmesi için iki temel unsurun bulunması gerekmektedir. Bu unsurlar; inanç sözleşmesi ve devir işlemidir.

 

Bilindiği üzere, Türk hukukunda inanç sözleşmeleri doğrudan düzenlenmemiştir. İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18. maddesi ile 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.

 

Bir hakkın inançlı temlikine ilişkin inanç sözleşmesinde inanan, hakkın sahipliğini inanılana tam olarak devretmeyi, inanılan da devraldığı hakkı bu sözleşmeye uygun olarak idare etmeyi ve birtakım şartların gerçekleşmesi halinde inanana iade etmeyi yükümlenir. [1] Bu kapsamda “inanç sözleşmeleri”, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir.

 

İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, mülkiyetin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.

 

Konuya ispat hukuku açısından bakıldığında, inançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen taraf 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 6. maddesi uyarınca iddiasını ispat etmek zorundadır. 

 

Bu noktada belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uygulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. [2] Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir.

 

Nitekim bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1-1254 E. 2019/1197 K. Sayılı ve 14.11.2019 tarihli ilamında;

 

“İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü bulunmadığından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış değildir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem (hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir (Özkaya, E. ; İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, 6. Baskı, sayfa 61). Diğer taraftan, inanç sözleşmesinin yazılı olması koşulu bir geçerlilik şartı olmayıp ispat şartıdır. İnançlı işlemin yazılı delilini inanç sözleşmesi oluşturmaktadır. Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir. Nitekim bu husus yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih ve 20/6 Sayılı İçtihatları Birleştirme Kararında da belirtilmiştir. Öteki deyişle, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının gereğidir.”

 

şeklindeki değerlendirme ile belirtilmiştir.

 

Öyle ki, inanç sözleşmesinin şeklinde yaşanan sorunu aşmak adına sözleşmenin varlığının yazılı delil ile ispat edileceği söylenmektedir. Yargıtay’a göre davacı yazılı bir delilin olmaması halinde delil başlangıcından yararlanabilir. Yazılı delil başlangıcı da ibraz edilemiyorsa yemin deliline başvurulabilir.

 

Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2020/3947 E. 2021/7397 K. sayılı ve 1.12.2021 tarihli ilamında;

 

“05.02.1947 tarihli 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme kararı uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların delil başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı hale geleceği sabittir. Şayet, delil başlangıcı sayılacak böylesi bir olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.”

 

şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir.

 

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1-1829 E. 2021/635 K. Sayılı ve 27.5.2021 tarihli ilamında ise;

 

“İnançlı işlemin yazılı delilini oluşturan inanç sözleşmesinin varlığını, inançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen tarafın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6. ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesindeki genel hükümler uyarınca ispat etmesi gerekmektedir.

Uygulamada, açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa bile yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış delil başlangıcı niteliğinde bir belge varsa, inanç sözleşmesinin “tanık” dâhil her türlü delille kanıtlanabileceği kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulunun 28.12.2005 tarihli ve 2005/14-677 E., 2005/774 K.; 14.11.2019 tarihli ve 2017/1-1254 E., 2019/1197 K. sayılı kararları). Yazılı delil veya delil başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) ve yemin (HMK m. 225 vd) gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır.

 

şeklinde hüküm kurulmuştur.

 

Bu çerçevede, inançlı işlemin varlığının ve içeriğinin ispatında, kural olarak yazılı inanç sözleşmesi esas alınmakta; yazılı delilin bulunmadığı hâllerde ise delil başlangıcı ve nihayetinde kesin delillere başvurulması mümkün görülmektedir. Yargıtay’ın istikrarlı içtihatları da, inanç sözleşmesinin geçerliliği bakımından bir şekil şartı öngörmemekle birlikte, ispat bakımından yazılı delilin belirleyici önemini vurgulamaktadır. Bu yaklaşım, inançlı işlem iddialarının soyut ve güven ilişkisine dayalı beyanlarla değil, somut ve objektif delillerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koymakta; özellikle pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklarda, ispat rejiminin uyuşmazlığın kaderini belirleyen temel unsur olduğunu göstermektedir.

 

3. Limited Şirkette İnançlı İşlem Yoluyla Pay Sahipliği

 

Limited şirket payları, ekonomik değer taşıyan ve kural olarak devre konu olabilen malvarlığı unsurlarıdır. Bu nitelikleri itibarıyla, taraflar arasındaki güven ilişkisine dayalı olarak gerçekleştirilen inançlı işlemlere konu edilmeleri mümkündür. Uygulamada, limited şirket paylarının görünürde bir kişi adına devredildiği ve pay defterine bu şekilde kaydedildiği; buna karşılık paydan doğan mali ve yönetsel hakların fiilen başka bir kişi tarafından kullanıldığı durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.

 

İnançlı işlem yoluyla pay devrinde, ortaklık sıfatı şeklen inanılana geçmekte; ancak taraflar arasındaki iç ilişkide, bu devrin belirli bir amaç doğrultusunda ve geri verilmek üzere gerçekleştirildiği kabul edilmektedir. Bu yönüyle inançlı işlem, pay devrinin geçerliliğini ortadan kaldırmamakta; buna karşılık, inanılanın pay üzerindeki tasarruf yetkisini inanç sözleşmesi ile sınırlandırmaktadır. İnanç sözleşmesi uyarınca inanılan, payı kendi adına iktisap etmekle birlikte, paya bağlı hakları inanç ilişkisine uygun şekilde kullanmak ve sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi hâlinde payı inanana devretmekle yükümlü olmaktadır.

 

Limited şirketlerde pay sahipliğinin belirlenmesinde kural olarak ticaret sicili kayıtları ve pay defteri esas alınmakta ise de, bu kayıtlar her zaman payın gerçek anlamda kime ait olduğunu kesin olarak ortaya koymamaktadır. Zira inançlı işlem ilişkilerinde, pay defterinde ortak olarak görünen kişi ile paydan ekonomik olarak yararlanan, şirket faaliyetleri üzerinde fiili hâkimiyet kuran ve paya bağlı hakları kullanan kişi farklı olabilmektedir. Bu durumda, pay sahipliğinin yalnızca şekli kayıtlara dayanılarak belirlenmesi, taraflar arasındaki gerçek hukuki ilişkinin göz ardı edilmesi sonucunu doğurabilmektedir.

 

İnançlı işlem yoluyla pay devrinde, inananın hakkı kural olarak ayni değil, inanç sözleşmesinden kaynaklanan nispi bir hak niteliği taşımaktadır. Bununla birlikte, inanç sözleşmesinin varlığının ve içeriğinin usulüne uygun şekilde ispatlanması hâlinde, bu nispi hakka dayanılarak payın geri devrine veya pay sahipliğinin tespitine yönelik taleplerin ileri sürülmesi mümkündür. Bu kapsamda ikame edilen pay sahipliği tespiti davalarında tarafların gerçek iradesinin ve pay devrinin amacını ortaya koyan tüm delillerin birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir.

 

Özellikle taraflar arasındaki güven ilişkisinin sona ermesi hâlinde, inançlı işlem yoluyla devredilen payların geri verilmemesi veya pay sahipliğinin inkâr edilmesi, uygulamada sıkça karşılaşılan uyuşmazlık türlerinden birini oluşturmaktadır. Bu gibi hâllerde, inançlı işlem iddiasına dayanan pay sahipliği tespiti davası, payın gerçekte kime ait olduğunun belirlenmesi ve inanç ilişkisinin hukuki sonuçlarının ortaya konulması bakımından etkili bir hukuki yol olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Bu itibarla, inançlı işlem yoluyla limited şirkette pay sahipliği, şekli pay sahipliği ile gerçek pay sahipliği arasındaki ayrımın en belirgin şekilde ortaya çıktığı alanlardan birini teşkil etmekte; pay sahipliğinin tespitine ilişkin uyuşmazlıklarda, inanç sözleşmesinin varlığı, kapsamı ve ispatı uyuşmazlığın sonucunu doğrudan belirleyen temel unsur hâline gelmektedir.

 

4. Limited Şirketlerde İnançlı İşleme Dayalı Pay Sahipliğinin Tespiti ve Tescili  Davası

 

İnançlı işlem yoluyla limited şirkette pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklarda, payın kime ait olduğunun belirlenmesi bakımından başvurulan temel dava türü pay sahipliği tespiti davasıdır. İnançlı işleme dayalı olarak payın gerçekte kendisine ait olduğunu ileri süren kişi, pay sahipliğinin tespitini talep edebileceği gibi; bu tespitin doğal sonucu olarak, pay defteri ve ticaret sicili kayıtlarının düzeltilmesine yönelik taleplerini de aynı dava kapsamında ileri sürebilmektedir. Bu yönüyle, inançlı işleme dayalı pay sahipliği uyuşmazlıklarında açılan davalar, yalnızca hukuki durumun belirlenmesini amaçlayan bir tespit davası niteliği taşımamakta; tespit talebi ile birlikte pay sahipliğinin fiilen kullanılabilmesini sağlayacak talepleri de içeren davalar olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

İşbu davada, görünürdeki pay sahipliği ile taraflar arasındaki inanç ilişkisine dayanan gerçek pay sahipliği iddiası arasındaki çelişkinin giderilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda payın hangi amaçla ve hangi koşullarla devredildiğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, davanın konusunu, payın inançlı işlem kapsamında davacıya ait olduğunun ortaya konulması ve bu hukuki durumun şirket nezdinde geçerli olacak şekilde kayıt altına alınması oluşturmaktadır.

 

Bu tür davalarda, uyuşmazlığın çözümü bakımından belirleyici olan husus, taraflar arasındaki inanç ilişkisinin varlığı ve kapsamının ortaya konulmasıdır. Zira pay devri işlemi kural olarak geçerli olup, davanın çözümü pay devrinin hukuki sonuçlarının ortadan kaldırılmasına değil; payın inançlı işlem kapsamında devredildiğinin ve gerçekte davacıya ait olduğunun ispatına bağlıdır. Bu nedenle, davacının iddiasını, inanç sözleşmesinin varlığını ve pay devrinin bu sözleşme uyarınca gerçekleştirildiğini ortaya koyacak şekilde ispatlaması gerekmektedir.

 

Yargıtay uygulamasında, inançlı işlemin varlığının kural olarak yazılı delille ispat edileceği; yazılı delilin bulunmadığı hâllerde ise delil başlangıcı ve tanık deliline başvurulabileceği kabul edilmektedir. Yazılı delil başlangıcı da ibraz edilemiyorsa yemin deliline başvurulabilir.

 

İnançlı işleme dayalı pay sahipliği uyuşmazlıklarında ispat faaliyeti, yalnızca taraflar arasında yazılı bir inanç sözleşmesinin varlığının ortaya konulmasıyla sınırlı değildir. Özellikle limited şirket paylarına ilişkin uyuşmazlıklarda, inanç ilişkisi çoğu zaman yazılı bir sözleşmeye bağlanmaksızın, taraflar arasındaki güven ilişkisi çerçevesinde kurulmakta ve fiili uygulamalarla sürdürülmektedir. Bu nedenle, Yargıtay uygulamasında, inançlı işlem iddiasının ispatında olayların bütününün birlikte değerlendirilmesi gerektiği istikrarlı biçimde kabul edilmektedir.

 

Nitekim Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2024/2595 E.  2025/752 K. sayılı 11.2.2025 tarihli ilamında da; 05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inançlı işlemin yazılı delille ispatlanması gerektiği vurgulanmakla birlikte, 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi kapsamında delil başlangıcının bulunması hâlinde tanık deliline başvurulabileceği açıkça ifade edilmiştir. Bu bağlamda, davalı tarafından imzalanmış ve imzası inkâr edilmeyen belgenin, inançlı işlem iddiasını muhtemel kılan delil başlangıcı niteliğinde olduğu kabul edilmiş; bu belge ile tanık beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle taraflar arasındaki ilişkinin inançlı işlem olduğu sonucuna varılmıştır.

 

Kararda ayrıca, inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin, pay devrinin veya şirketin tescil tarihinden önce ya da sonra olmasının, inançlı işlemin hukuki sonuçları bakımından belirleyici olmadığına işaret etmiştir. Bu yönüyle karar, inanç sözleşmesinin şekli unsurlarından ziyade, tarafların gerçek iradesi ve işlemden güdülen amacın esas alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. İnanç sözleşmesinin bu haliyle borç doğurucu bir sözleşme niteliğinde olduğu ve inanılanın, sözleşme gereği üzerinde görünen payları inanana iade etmekle yükümlü bulunduğu kabul edilmiştir.

 

Sonuç olarak söz konusu karar ile, inançlı işleme dayalı pay sahipliği davalarında, yazılı delil bulunmasa dahi delil başlangıcı ve tanık beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle inanç ilişkisinin ispatlanabileceğini; şekli pay sahipliği kayıtlarının ise tek başına belirleyici olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, limited şirket paylarına ilişkin inançlı işlem iddialarında gerçek pay sahipliğinin ortaya çıkarılmasına yönelik ispat anlayışının Yargıtay tarafından benimsendiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

 

5. Sonuç

 

Limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklar, şekli pay sahipliği ile taraflar arasındaki gerçek hukuki ilişkinin her zaman örtüşmemesinden kaynaklanmaktadır. Uygulamada, payların görünürde bir kişi adına kayıtlı olmasına rağmen, paya ilişkin ekonomik ve yönetsel yetkilerin fiilen başka bir kişi tarafından kullanıldığı durumlarla sıkça karşılaşılmakta; bu durum, güven ilişkisinin sona ermesi hâlinde ciddi hukuki ihtilaflara yol açmaktadır.

 

İnceleme kapsamında ele alındığı üzere, inançlı işlem iddiasına dayanan pay sahipliği tespiti ve tescili davalarında uyuşmazlığın çözümü, pay devrinin geçerliliğinden ziyade taraflar arasındaki inanç ilişkisinin varlığı ve kapsamının ortaya konulmasına bağlıdır. Bu çerçevede, inanç sözleşmesinin yazılı delille ispatı kural olmakla birlikte, yazılı delil başlangıcının bulunması hâlinde tanık deliline, nihayetinde ise yemin gibi kesin delillere başvurulması mümkündür. Yargıtay’ın istikrarlı içtihatları da, inançlı işlem iddialarının soyut beyanlarla değil, somut ve objektif delillerle desteklenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.

 

Yargıtay’ın güncel tarihli kararlarında, limited şirket paylarına ilişkin inançlı işlem uyuşmazlıklarında, delil başlangıcı ve tanık beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle gerçek pay sahipliğinin tespit edilebileceği; ticaret sicili ve pay defteri kayıtlarının ise tek başına belirleyici olmadığı vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım, şekli pay sahipliği ile gerçek pay sahipliği arasındaki ayrımın, ispat hukuku çerçevesinde nasıl aşılabileceğini göstermektedir.

 

Sonuç itibarıyla, limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklarda, tarafların gerçek iradesini ve pay devrinin amacını ortaya koyan delillerin bütüncül şekilde değerlendirilmesi gerekmekte; bu değerlendirme, pay sahipliğinin tespiti ve tescili davalarının sonucunu doğrudan belirleyen temel unsur hâline gelmektedir.

 

Av. Ezgi Karpınar

 

Kaynakça:

1. Murat Yusuf Akın / Emine Develi Ayverdi, “Limited Şirket Esas Sermaye Payının İnançlı Temliki: Basel Eyalet Mahkemesinin 3 Şubat 2019 Tarihli Zb.2018.35 Sayılı Kararı Çerçevesinde Bir İnceleme”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Araştırmaları Dergisi (MÜHF-HAD), C.27, S.1, Haziran 2021, s.473.

 

2. Eraslan ÖZKAYA, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa davaları, 2. Baskı, s.34; Gülay ÖZTÜRK, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınları 1998, s.58,89,160,167; Ergün ÖZSUNAY, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası, 1968 basım, s.98-99

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN