1. Giriş
Limited şirketler, yapıları gereği çoğu zaman aile bireyleri,
yakın çevre veya uzun süreli güven ilişkisi bulunan kişiler arasında kurulan ve
faaliyetlerini sürdüren şirketlerdir. Bu kapalı yapı içerisinde, şirket
paylarının kimin adına kayıtlı olduğu ile pay üzerinde fiilen ve ekonomik
olarak kimin tasarrufta bulunduğu her zaman örtüşmemektedir. Uygulamada,
çeşitli nedenlerle payların görünürde bir kişinin uhdesinde bırakıldığı, buna
karşılık paya bağlı hak ve yetkilerin başka bir kişi tarafından kullanıldığı
durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.
Bu tür ilişkiler, taraflar arasındaki güven devam ettiği
sürece çoğu zaman herhangi bir uyuşmazlığa konu edilmemekte; ancak güven
ilişkisinin sona ermesi, şirket ortakları arasındaki ihtilaflar veya üçüncü
kişilerin devreye girmesi hâlinde, pay sahipliğinin kime ait olduğu sorusu
ciddi hukuki sorunlara yol açmaktadır. Bu aşamada, görünürde ortak olan kişi
ile paya ilişkin hak ve menfaatleri fiilen kullanan kişi arasındaki ilişkinin
hukuki niteliğinin belirlenmesi ve pay sahipliğinin kime ait olduğunun tespiti,
uyuşmazlığın çözümünde belirleyici hâle gelmektedir.
Limited şirketlerde pay sahipliğinin tespiti, yalnızca
taraflar arasındaki özel ilişkiyi değil; aynı zamanda şirketin yönetimini, kâr
payı dağıtımını ve üçüncü kişilerle olan hukuki ilişkileri de doğrudan
etkilemektedir. Bu nedenle, pay sahipliği iddiasının hangi hukuki temele
dayanarak ileri sürülebileceği ve bu iddianın hangi delillerle
ispatlanabileceği, uygulamada en çok tartışılan konular arasında yer
almaktadır.
Bu yazıda, limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla pay
sahipliği iddiaları, pay sahipliğinin tespiti ve tescili davaları ekseninde ele
alınmakta; uygulamada karşılaşılan uyuşmazlıklar ve yargı kararları ışığında,
bu tür iddiaların hangi hâllerde hukuki koruma bulabileceği
değerlendirilmektedir. İnceleme kapsamında, pay sahipliğinin tespiti ve tescili
davalarının hukuki niteliği ve ispat rejimi üzerinde durulacaktır.
2. İnançlı İşlem Kavramı ve Hukuki Niteliği
İnançlı işlem, inananın malvarlığına dâhil bir mal veya
hakkı, borcuna teminat oluşturmak ya da belirli bir amaç doğrultusunda
yönetilmesini sağlamak üzere inanılana devrettiği; inanılanın ise bu mal veya
hakkı, kararlaştırılan koşulların gerçekleşmesi hâlinde yeniden devretme
yükümlülüğü altına girdiği hukuki işlemdir. Görüldüğü üzere inançlı işlem ile
inanan bir mal veya hakkı, geri almak üzere devretmektedir. Bu tür işlemlerde,
hakkın görünürdeki sahibi ile gerçek yararlanıcısı farklı kişiler olup, taraflar
arasındaki ilişki esas itibarıyla güven unsuruna dayanmaktadır.
İnançlı işlemin var olabilmesi için iki temel unsurun
bulunması gerekmektedir. Bu unsurlar; inanç sözleşmesi ve devir işlemidir.
Bilindiği üzere, Türk hukukunda inanç sözleşmeleri doğrudan
düzenlenmemiştir. İnanç sözleşmeleri kaynağını Borçlar Kanunun 18. maddesi ile
05.02.1947 tarihli ve 20/6 sayılı Yargıtay İnançları Birleştirme Kararından
almakta, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.
Bir hakkın inançlı temlikine ilişkin inanç sözleşmesinde
inanan, hakkın sahipliğini inanılana tam olarak devretmeyi, inanılan da
devraldığı hakkı bu sözleşmeye uygun olarak idare etmeyi ve birtakım şartların
gerçekleşmesi halinde inanana iade etmeyi yükümlenir. [1] Bu kapsamda “inanç
sözleşmeleri”, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara
karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir.
İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek
iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu;
taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nispi haklarını talep etme olanağını
verdiği tartışmasızdır. Burada üzerinde durulması gereken husus, şekle bağlı
akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir
anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, mülkiyetin
naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.
Konuya ispat hukuku açısından bakıldığında, inançlı işlem
nedeniyle iade, tazminat veya sözleşmenin feshini isteyen taraf 4721 sayılı
Türk Medeni Kanunu (TMK)’nun 6. maddesi uyarınca iddiasını ispat etmek
zorundadır.
Bu noktada belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin yazılı
olması koşulu geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve
uygulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir. [2] Kazandırıcı
işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması
gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir.
Nitekim bu husus Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1-1254
E. 2019/1197 K. Sayılı ve 14.11.2019 tarihli ilamında;
“İnançlı işlemi doğrudan düzenleyen bir kanun hükmü
bulunmadığından, ispatı hakkında da kanunlarımızda bir hüküm yer almış
değildir. İnançlı işlemin ana unsurları, inanç sözleşmesi ve kazandırıcı işlem
(hakkın devri işlemi) nasıl özel bir şekle bağlı değilse, inançlı işlemin
ispatında da, kural olarak özel bir biçim koşulunun aranmaması, inançlı işlemin
ispatında genel hükümlerin uygulanması gerekir (Özkaya, E. ; İnançlı İşlem ve
Muvazaa Davaları, 6. Baskı, sayfa 61). Diğer taraftan, inanç sözleşmesinin yazılı
olması koşulu bir geçerlilik şartı olmayıp ispat şartıdır. İnançlı işlemin
yazılı delilini inanç sözleşmesi oluşturmaktadır. Kazandırıcı işlem resmi
şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli
olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir. Nitekim bu husus
yukarıda etraflıca açıklandığı üzere 05.02.1947 tarih ve 20/6 Sayılı
İçtihatları Birleştirme Kararında da belirtilmiştir. Öteki deyişle, tapulu
taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde
yapılması gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu
05.02.1947 tarih, 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme Kararının gereğidir.”
şeklindeki değerlendirme ile belirtilmiştir.
Öyle ki, inanç sözleşmesinin şeklinde yaşanan sorunu aşmak
adına sözleşmenin varlığının yazılı delil ile ispat edileceği söylenmektedir.
Yargıtay’a göre davacı yazılı bir delilin olmaması halinde delil başlangıcından
yararlanabilir. Yazılı delil başlangıcı da ibraz edilemiyorsa yemin deliline
başvurulabilir.
Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 2020/3947 E. 2021/7397 K.
sayılı ve 1.12.2021 tarihli ilamında;
“05.02.1947 tarihli 20/6 Sayılı İnançları Birleştirme kararı
uyarınca, inançlı işleme dayalı iddianın, şekle bağlı olmayan yazılı delille
kanıtlanması gerekeceği kuşkusuzdur. Şayet, ispat külfeti kendisinde olan
tarafın yazılı bir belgesi yok ise ancak taraflar arasında gerçekleştirilen
mektup, banka dekontu, yazışmalar gibi birtakım belgeler var ise bunların delil
başlangıcı sayılacağı ve iddianın her türlü delille kanıtlanmasının olanaklı
hale geleceği sabittir. Şayet, delil başlangıcı sayılacak böylesi bir
olgu da bulunmuyor ise iddia sahibinin son başvuracağı delilin karşı tarafa
yemin teklif etme hakkı olduğu da şüphesizdir.”
şeklinde değerlendirmelere yer verilmiştir.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 2017/1-1829 E. 2021/635 K.
Sayılı ve 27.5.2021 tarihli ilamında ise;
“İnançlı işlemin yazılı delilini oluşturan inanç
sözleşmesinin varlığını, inançlı işlem nedeniyle iade, tazminat veya
sözleşmenin feshini isteyen tarafın 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) 6.
ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 190/1. maddesindeki genel
hükümler uyarınca ispat etmesi gerekmektedir.
Uygulamada, açıklanan nitelikte bir yazılı delil bulunmasa
bile yanlar arasındaki uyuşmazlığın tümünü kanıtlamaya yeterli sayılmamakla
beraber bunun vukuuna delalet edecek karşı taraf elinden çıkmış delil
başlangıcı niteliğinde bir belge varsa, inanç sözleşmesinin “tanık” dâhil her
türlü delille kanıtlanabileceği kabul edilmiştir (Hukuk Genel Kurulunun
28.12.2005 tarihli ve 2005/14-677 E., 2005/774 K.; 14.11.2019 tarihli ve
2017/1-1254 E., 2019/1197 K. sayılı kararları). Yazılı delil veya delil
başlangıcı yoksa inanç sözleşmesinin ikrar (HMK m.188) ve yemin (HMK m. 225 vd)
gibi kesin delillerle de ispat edilmesi olanaklıdır.”
şeklinde hüküm kurulmuştur.
Bu çerçevede, inançlı işlemin varlığının ve içeriğinin
ispatında, kural olarak yazılı inanç sözleşmesi esas alınmakta; yazılı delilin
bulunmadığı hâllerde ise delil başlangıcı ve nihayetinde kesin delillere
başvurulması mümkün görülmektedir. Yargıtay’ın istikrarlı içtihatları da, inanç
sözleşmesinin geçerliliği bakımından bir şekil şartı öngörmemekle birlikte,
ispat bakımından yazılı delilin belirleyici önemini vurgulamaktadır. Bu
yaklaşım, inançlı işlem iddialarının soyut ve güven ilişkisine dayalı beyanlarla
değil, somut ve objektif delillerle desteklenmesi gerektiğini ortaya koymakta;
özellikle pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklarda, ispat rejiminin uyuşmazlığın
kaderini belirleyen temel unsur olduğunu göstermektedir.
3. Limited Şirkette İnançlı İşlem Yoluyla Pay Sahipliği
Limited şirket payları, ekonomik değer taşıyan ve kural
olarak devre konu olabilen malvarlığı unsurlarıdır. Bu nitelikleri itibarıyla,
taraflar arasındaki güven ilişkisine dayalı olarak gerçekleştirilen inançlı
işlemlere konu edilmeleri mümkündür. Uygulamada, limited şirket paylarının
görünürde bir kişi adına devredildiği ve pay defterine bu şekilde kaydedildiği;
buna karşılık paydan doğan mali ve yönetsel hakların fiilen başka bir kişi
tarafından kullanıldığı durumlarla sıklıkla karşılaşılmaktadır.
İnançlı işlem yoluyla pay devrinde, ortaklık sıfatı şeklen
inanılana geçmekte; ancak taraflar arasındaki iç ilişkide, bu devrin belirli
bir amaç doğrultusunda ve geri verilmek üzere gerçekleştirildiği kabul
edilmektedir. Bu yönüyle inançlı işlem, pay devrinin geçerliliğini ortadan
kaldırmamakta; buna karşılık, inanılanın pay üzerindeki tasarruf yetkisini
inanç sözleşmesi ile sınırlandırmaktadır. İnanç sözleşmesi uyarınca inanılan,
payı kendi adına iktisap etmekle birlikte, paya bağlı hakları inanç ilişkisine
uygun şekilde kullanmak ve sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi
hâlinde payı inanana devretmekle yükümlü olmaktadır.
Limited şirketlerde pay sahipliğinin belirlenmesinde kural
olarak ticaret sicili kayıtları ve pay defteri esas alınmakta ise de, bu
kayıtlar her zaman payın gerçek anlamda kime ait olduğunu kesin olarak ortaya
koymamaktadır. Zira inançlı işlem ilişkilerinde, pay defterinde ortak olarak
görünen kişi ile paydan ekonomik olarak yararlanan, şirket faaliyetleri
üzerinde fiili hâkimiyet kuran ve paya bağlı hakları kullanan kişi farklı
olabilmektedir. Bu durumda, pay sahipliğinin yalnızca şekli kayıtlara dayanılarak
belirlenmesi, taraflar arasındaki gerçek hukuki ilişkinin göz ardı edilmesi
sonucunu doğurabilmektedir.
İnançlı işlem yoluyla pay devrinde, inananın hakkı kural
olarak ayni değil, inanç sözleşmesinden kaynaklanan nispi bir hak niteliği
taşımaktadır. Bununla birlikte, inanç sözleşmesinin varlığının ve içeriğinin
usulüne uygun şekilde ispatlanması hâlinde, bu nispi hakka dayanılarak payın
geri devrine veya pay sahipliğinin tespitine yönelik taleplerin ileri sürülmesi
mümkündür. Bu kapsamda ikame edilen pay sahipliği tespiti davalarında
tarafların gerçek iradesinin ve pay devrinin amacını ortaya koyan tüm delillerin
birlikte değerlendirilmesini gerektirmektedir.
Özellikle taraflar arasındaki güven ilişkisinin sona ermesi
hâlinde, inançlı işlem yoluyla devredilen payların geri verilmemesi veya pay
sahipliğinin inkâr edilmesi, uygulamada sıkça karşılaşılan uyuşmazlık
türlerinden birini oluşturmaktadır. Bu gibi hâllerde, inançlı işlem iddiasına
dayanan pay sahipliği tespiti davası, payın gerçekte kime ait olduğunun
belirlenmesi ve inanç ilişkisinin hukuki sonuçlarının ortaya konulması
bakımından etkili bir hukuki yol olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu itibarla, inançlı işlem yoluyla limited şirkette pay
sahipliği, şekli pay sahipliği ile gerçek pay sahipliği arasındaki ayrımın en
belirgin şekilde ortaya çıktığı alanlardan birini teşkil etmekte; pay
sahipliğinin tespitine ilişkin uyuşmazlıklarda, inanç sözleşmesinin varlığı,
kapsamı ve ispatı uyuşmazlığın sonucunu doğrudan belirleyen temel unsur hâline
gelmektedir.
4. Limited Şirketlerde İnançlı İşleme Dayalı Pay Sahipliğinin
Tespiti ve Tescili Davası
İnançlı işlem yoluyla limited şirkette pay sahipliğine
ilişkin uyuşmazlıklarda, payın kime ait olduğunun belirlenmesi bakımından
başvurulan temel dava türü pay sahipliği tespiti davasıdır. İnançlı işleme
dayalı olarak payın gerçekte kendisine ait olduğunu ileri süren kişi, pay
sahipliğinin tespitini talep edebileceği gibi; bu tespitin doğal sonucu olarak,
pay defteri ve ticaret sicili kayıtlarının düzeltilmesine yönelik taleplerini
de aynı dava kapsamında ileri sürebilmektedir. Bu yönüyle, inançlı işleme
dayalı pay sahipliği uyuşmazlıklarında açılan davalar, yalnızca hukuki durumun
belirlenmesini amaçlayan bir tespit davası niteliği taşımamakta; tespit talebi
ile birlikte pay sahipliğinin fiilen kullanılabilmesini sağlayacak talepleri de
içeren davalar olarak karşımıza çıkmaktadır.
İşbu davada, görünürdeki pay sahipliği ile taraflar
arasındaki inanç ilişkisine dayanan gerçek pay sahipliği iddiası arasındaki
çelişkinin giderilmesi amaçlanmaktadır. Bu kapsamda payın hangi amaçla ve hangi
koşullarla devredildiğinin belirlenmesi gerekmektedir. Bu nedenle, davanın
konusunu, payın inançlı işlem kapsamında davacıya ait olduğunun ortaya
konulması ve bu hukuki durumun şirket nezdinde geçerli olacak şekilde kayıt
altına alınması oluşturmaktadır.
Bu tür davalarda, uyuşmazlığın çözümü bakımından belirleyici
olan husus, taraflar arasındaki inanç ilişkisinin varlığı ve kapsamının ortaya
konulmasıdır. Zira pay devri işlemi kural olarak geçerli olup, davanın çözümü
pay devrinin hukuki sonuçlarının ortadan kaldırılmasına değil; payın inançlı
işlem kapsamında devredildiğinin ve gerçekte davacıya ait olduğunun ispatına
bağlıdır. Bu nedenle, davacının iddiasını, inanç sözleşmesinin varlığını ve pay
devrinin bu sözleşme uyarınca gerçekleştirildiğini ortaya koyacak şekilde
ispatlaması gerekmektedir.
Yargıtay uygulamasında, inançlı işlemin varlığının kural
olarak yazılı delille ispat edileceği; yazılı delilin bulunmadığı hâllerde ise
delil başlangıcı ve tanık deliline başvurulabileceği kabul edilmektedir. Yazılı
delil başlangıcı da ibraz edilemiyorsa yemin deliline başvurulabilir.
İnançlı işleme dayalı pay sahipliği uyuşmazlıklarında ispat
faaliyeti, yalnızca taraflar arasında yazılı bir inanç sözleşmesinin varlığının
ortaya konulmasıyla sınırlı değildir. Özellikle limited şirket paylarına
ilişkin uyuşmazlıklarda, inanç ilişkisi çoğu zaman yazılı bir sözleşmeye
bağlanmaksızın, taraflar arasındaki güven ilişkisi çerçevesinde kurulmakta ve
fiili uygulamalarla sürdürülmektedir. Bu nedenle, Yargıtay uygulamasında,
inançlı işlem iddiasının ispatında olayların bütününün birlikte değerlendirilmesi
gerektiği istikrarlı biçimde kabul edilmektedir.
Nitekim
Yargıtay 11. Hukuk Dairesi’nin 2024/2595 E.
2025/752 K. sayılı 11.2.2025 tarihli ilamında da; 05.02.1947 tarihli ve
20/6 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca inançlı işlemin
yazılı delille ispatlanması gerektiği vurgulanmakla birlikte, 6100 sayılı Hukuk
Muhakemeleri Kanunu’nun 202. maddesi kapsamında delil başlangıcının bulunması
hâlinde tanık deliline başvurulabileceği açıkça ifade edilmiştir. Bu bağlamda,
davalı tarafından imzalanmış ve imzası inkâr edilmeyen belgenin, inançlı işlem
iddiasını muhtemel kılan delil başlangıcı niteliğinde olduğu kabul edilmiş; bu
belge ile tanık beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle taraflar
arasındaki ilişkinin inançlı işlem olduğu sonucuna varılmıştır.
Kararda
ayrıca, inanç sözleşmesinin düzenleme tarihinin, pay devrinin veya şirketin
tescil tarihinden önce ya da sonra olmasının, inançlı işlemin hukuki sonuçları
bakımından belirleyici olmadığına işaret etmiştir. Bu yönüyle karar, inanç
sözleşmesinin şekli unsurlarından ziyade, tarafların gerçek iradesi ve işlemden
güdülen amacın esas alınması gerektiğini ortaya koymaktadır. İnanç
sözleşmesinin bu haliyle borç doğurucu bir sözleşme niteliğinde olduğu ve
inanılanın, sözleşme gereği üzerinde görünen payları inanana iade etmekle
yükümlü bulunduğu kabul edilmiştir.
Sonuç olarak söz konusu karar ile, inançlı işleme dayalı pay
sahipliği davalarında, yazılı delil bulunmasa dahi delil başlangıcı ve tanık
beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle inanç ilişkisinin
ispatlanabileceğini; şekli pay sahipliği kayıtlarının ise tek başına
belirleyici olmadığını açık biçimde ortaya koymaktadır. Bu yaklaşım, limited
şirket paylarına ilişkin inançlı işlem iddialarında gerçek pay sahipliğinin
ortaya çıkarılmasına yönelik ispat anlayışının Yargıtay tarafından
benimsendiğini göstermesi bakımından önem taşımaktadır.
5. Sonuç
Limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla pay sahipliğine
ilişkin uyuşmazlıklar, şekli pay sahipliği ile taraflar arasındaki gerçek
hukuki ilişkinin her zaman örtüşmemesinden kaynaklanmaktadır. Uygulamada,
payların görünürde bir kişi adına kayıtlı olmasına rağmen, paya ilişkin
ekonomik ve yönetsel yetkilerin fiilen başka bir kişi tarafından kullanıldığı
durumlarla sıkça karşılaşılmakta; bu durum, güven ilişkisinin sona ermesi
hâlinde ciddi hukuki ihtilaflara yol açmaktadır.
İnceleme kapsamında ele alındığı üzere, inançlı işlem
iddiasına dayanan pay sahipliği tespiti ve tescili davalarında uyuşmazlığın
çözümü, pay devrinin geçerliliğinden ziyade taraflar arasındaki inanç
ilişkisinin varlığı ve kapsamının ortaya konulmasına bağlıdır. Bu çerçevede,
inanç sözleşmesinin yazılı delille ispatı kural olmakla birlikte, yazılı delil
başlangıcının bulunması hâlinde tanık deliline, nihayetinde ise yemin gibi
kesin delillere başvurulması mümkündür. Yargıtay’ın istikrarlı içtihatları da,
inançlı işlem iddialarının soyut beyanlarla değil, somut ve objektif delillerle
desteklenmesi gerektiğini açıkça ortaya koymaktadır.
Yargıtay’ın güncel tarihli kararlarında, limited şirket
paylarına ilişkin inançlı işlem uyuşmazlıklarında, delil başlangıcı ve tanık
beyanlarının birlikte değerlendirilmesi suretiyle gerçek pay sahipliğinin
tespit edilebileceği; ticaret sicili ve pay defteri kayıtlarının ise tek başına
belirleyici olmadığı vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım, şekli pay sahipliği ile
gerçek pay sahipliği arasındaki ayrımın, ispat hukuku çerçevesinde nasıl
aşılabileceğini göstermektedir.
Sonuç itibarıyla, limited şirketlerde inançlı işlem yoluyla
pay sahipliğine ilişkin uyuşmazlıklarda, tarafların gerçek iradesini ve pay
devrinin amacını ortaya koyan delillerin bütüncül şekilde değerlendirilmesi
gerekmekte; bu değerlendirme, pay sahipliğinin tespiti ve tescili davalarının
sonucunu doğrudan belirleyen temel unsur hâline gelmektedir.
Av. Ezgi Karpınar
Kaynakça:
1.
Murat Yusuf Akın / Emine Develi Ayverdi, “Limited Şirket Esas Sermaye Payının
İnançlı Temliki: Basel Eyalet Mahkemesinin 3 Şubat 2019 Tarihli Zb.2018.35
Sayılı Kararı Çerçevesinde Bir İnceleme”, Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Hukuk Araştırmaları Dergisi (MÜHF-HAD), C.27, S.1, Haziran 2021, s.473.
2.
Eraslan
ÖZKAYA, Açıklamalı-İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa davaları, 2. Baskı, s.34;
Gülay ÖZTÜRK, İnançlı İşlemler, Yetkin Yayınları 1998, s.58,89,160,167; Ergün
ÖZSUNAY, Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi
Matbaası, 1968 basım, s.98-99