Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

KISMİ SÜRELİ ÇALIŞMADA FAZLA SÜRELERLE ÇALIŞMA VE HİZMET TESPİT DAVASI İNCELEMESİ

KISMİ SÜRELİ ÇALIŞMADA FAZLA SÜRELERLE ÇALIŞMA VE HİZMET TESPİT DAVASI İNCELEMESİ

İşçinin haftalık çalışma süresinin tam zamanlı çalışma süresinden büyük ölçüde daha az belirlenmesi durumunda kısmi süreli çalışma olarak kabul edilmektedir. Kısmi süreli çalışan bir işçinin fazla sürelerle çalışması halinde uygulamada birçok problemle karşılaşılmaktadır. İşbu makalede kısmi süreli çalışma esasları, kısmi süreli çalışmalarda fazla sürelerle çalışma ve Kısmi süreli çalışmalarda Hizmet tespit davası incelenecektir.

Kısmi süreli çalışma esasları

Kısmi süreli çalışma İş Kanunu’nun 13. Maddesinde düzenlenmiştir. Buna göre: İşçinin normal haftalık çalışma süresinin, tam süreli iş sözleşmesiyle çalışan emsal işçiye göre önemli ölçüde daha az belirlenmesi durumunda sözleşme kısmî süreli iş sözleşmesidir.

Kısmî süreli iş sözleşmesi ile çalıştırılan işçi, ayırımı haklı kılan bir neden olmadıkça, salt iş sözleşmesinin kısmî süreli olmasından dolayı tam süreli emsal işçiye göre farklı işleme tâbi tutulamaz. Kısmî süreli çalışan işçinin ücret ve paraya ilişkin bölünebilir menfaatleri, tam süreli emsal işçiye göre çalıştığı süreye orantılı olarak ödenir.

Emsal işçi, işyerinde aynı veya benzeri işte tam süreli çalıştırılan işçidir. İşyerinde böyle bir işçi bulunmadığı takdirde, o işkolunda şartlara uygun işyerinde aynı veya benzer işi üstlenen tam süreli iş sözleşmesiyle çalıştırılan işçi esas alınır.

İşyerinde çalışan işçilerin, niteliklerine uygun açık yer bulunduğunda kısmî süreliden tam süreliye veya tam süreliden kısmî süreliye geçirilme istekleri işverence dikkate alınır ve boş yerler zamanında duyurulur.

Çalışma süresi haftada en çok 45 saat olarak belirlenebilmektedir. Kısmi süreli çalışmalarda ise bu süre 45 saatten daha az belirlenmesi gerekmektedir. Yargıtay kararlarına bakıldığında haftada 30 saat ve altındaki çalışmalar kısmi süreli çalışmalar olarak kabul edilmektedir.

“4857 sayılı İş Kanununun13 üncü maddesinde, işçinin normal haftalık çalışma süresinin tam süreli çalışan emsal işçiye göre önemli ölçüde daha az olarak belirlendiği iş sözleşmesi “kısmî süreli iş sözleşmesi” olarak tanımlanmıştır. Çalışma süresi aynı yasanın 63’üncü maddesinde haftada en çok 45 saat olarak açıklanmıştır. Yukarıda değinilen 13’üncü maddede emsal işçiden söz edilmiş olmakla, kısmî süreli iş sözleşmesinin belirlenmesinde esas alınacak haftalık normal çalışma süresi, tam süreli iş sözleşmesi ile çalışan emsal işçiye göre belirlenecektir. Kanunun 63 üncü maddesinde yazılı olan haftalık iş süresi azamîdir. Buna göre o işkolunda emsal bir işçinin ortalama haftalık çalışma süresi haftalık 45 saati aşmamak şartıyla belirlenmeli ve bunun önemli ölçüde azaltılmış olup olmadığına bakılmalıdır. İş Kanunu’na İlişkin Çalışma Süreleri Yönetmeliğinin 6 ncı maddesinde, “İşyerinde tam süreli iş sözleşmesi ile yapılan emsal çalışmanın üçte ikisi oranına kadar yapılan çalışma kısmî süreli çalışmadır”. Gerekçede “üçte ikisinden az” olan çalışma ifadesi kullanılmışken, yönetmelikte üçte iki oranına kadar yapılan çalışmalar kısmî çalışma sayılmıştır. Bu durumda emsal işçiye göre 45 saat olarak belirlenen normal çalışmanın taraflarca 30 saat ve daha altında kararlaştırılması halinde, kısmî süreli iş sözleşmesinin varlığından söz edilir. Kısmî süreli iş sözleşmesiyle çalışan işçinin ücreti ve paraya ilişkin bölünebilir menfaatleri tam süreli emsal işçiye göre çalıştığı süre ile orantılı olarak ödenir.” [1]

Kısmi süreli çalışmalarda tam süreli çalışan emsal işçiye göre farklı işlemlere tabi tutulamayacaktır.  Ayrım yapılmasını haklı kılan bir neden olmadıkça salt kısmi süreli çalışan olması sebebiyle çalışma şartlarında herhangi bir değişiklik yapılamayacaktır. Nitekim yargıtay kararlarında da işbu eşit davranma yükümlülüğüne ilişkin esaslara değinilmiştir:

“Kısmî süreli hizmet akdiyle çalışan işçiye, ayrımı haklı kılan bir neden bulunmadıkça salt bu nedenle farklı bir işlem yapılamayacağı Kanunda öngörülmüştür. İşçinin, ücretinin veya diğer parasal haklarının tam süreli emsal işçinin çalışma süresi ve ücretine göre oranlanmak suretiyle belirlenecek olan haklarını talep etmesi mümkündür. Bundan başka 4857 sayılı Yasanın 5 inci maddesinde bu yönde yapılacak bir ayırım açık biçimde yaptırıma tabi tutulmuş olmakla, eşit davranma borcuna aykırılık tazminatının talep edilmesi de olanaklıdır. Ayrımın sonuçları para veya para ile ölçülebilen menfaatlere dair değilse, sadece eşit davranma borcuna aykırılık tazminatının ödetilmesi söz konusu olur.

Kısmî çalışma Kanunda yer almasına rağmen kıdemin nasıl belirleneceği, ihbar izin gibi haklardan nasıl yararlanılacağı, bu haklarla ilgili hesap şekli yine normatif olarak düzenlenmiş değildir. Konu, yargı kararlarıyla çözüme kavuşturulmaktadır. Buna göre, kısmî çalışma ister haftanın bir veya bazı günleri çalışma şeklinde gerçekleşsin, ister her gün birkaç saat şeklinde olsun, işçinin işyerinde çalışmaya başladığı tarihten itibaren bir yıl geçince kıdem tazminatı hakkının doğabileceği ve izne hak kazanacağı Dairemizce kabul edilmiştir (Yargıtay 9. HD. 12.2.2008 gün 2007/31462 E, 2008/108 K.). Hesaplamada esas alınacak ücret ise işçinin kısmî çalışma karşılığı aldığı ücret olmalıdır.
Kısmî süreli iş sözleşmesi kapsamında çalışan işçi yönünden ihbar önelinin de iş ilişkisinin kurulduğu tarih ile feshedilmek istendiği tarih arasında geçen süre toplamına göre belirlenmesi gerekir.”
[2]

Kısmi süreli çalışmalarda fazla sürelerle çalışma

İş kanununa göre haftalık çalışma süresi 45 saat olarak belirlenmiş olup haftalık 45 saati aşan çalışmalar fazla çalışma olarak kabul edilmektedir. Çalışma süresinin haftada 45 saatten az belirlendiği kısmi süreli çalışmalarda ise belirlenen çalışma süresini aşan fakat 45 saati aşmayan çalışmalar ise fazla sürelerle çalışma olarak adlandırılmaktadır.

“Davacı iş bu dava ile ilk davadan sonra 08.08.2008 tarihinden iş sözleşmesinin feshi tarihine kadar da aynı çalışma şekli ile çalıştırıldığını belirterek, fark ücret ve ikramiye alacağı talep etmiştir. Davacının 08.08.2008 tarihinden sonra da haftalık 30 saatten fazla çalıştırılması nedeni ile tam süreli çalıştığı mahkemenin kabulündedir. İlk davanın da unsur etkisi dikkate alınarak ve tam süreli çalışmanın kabulü halinde davacının 30 ila 45 saat arasında çalıştırılmasının hak kazanacağı ücretin miktarı bakımından fark olmaması gerekmesine rağmen, mahkemece fark ücretin verilmesine dair ilk kararın “davacı her hafta, haftalık en az 45 saat çalıştığını somut delillerle kanıtlayamadığı, ücretin çalışma karşılığı olduğundan, davacının tam süreli iş sözleşmesi ile çalıştığının kabulü, har hafta mutlaka en az 45 saat çalıştığının kabul edildiği anlamına gelmediği” gerekçesi ile bozulması maddi hataya dayanmıştır. Bu bozmaya uyulması, davalı lehinde usulü kazanılmış hak teşkil etmez. Aksine unsur etkisi yaratan ilk kararın davacı lehine usulü kazanılmış hak teşkil ettiği açıktır. Zira kısmi süreli çalıştırılması gereken işçinin, haftalık 30 saati aşacak şekilde çalıştırılmasının yasal yaptırımı tam süreli çalıştırma ve 45 saat çalışsın ya da çalışmasın haftalık 45 saatlik ücrete hak kazanacağının kabul edilmesini gerektirmektedir. Mahkemece maddi hataya dayanan bozma ilamımıza uyularak fark ücret alacağının reddine karar verilmesi yerinde değildir. Bu nedenle kararın bozulması gerekmiştir.” [3]

Yargıtay kararlarına bakıldığında kısmi süreli çalışanların, belirlenen saatten fazla olarak çalıştırılması halinde ve bu durum süreklilik arz ettiğinde işçinin tam zamanlı çalışma yaptığının kabulüne karar verilme riski mevcuttur. Kural olarak, kısmi zamanlı belirlenen çalışma süresini aşan bir şekilde çalıştırıldığının ispat yükü işçi üzerindedir.

Kısmi süreli çalışmalarda hizmet tespit davası

Kısmi süreli iş sözleşmesi ile çalışan işçinin düzenli olarak fazla çalıştırılması ve işçinin buna bağlı olarak sigorta primlerinin eksik yatırılması halinde gerçek çalışma süresinin tespiti amacıyla hizmet tespit davası yoluna gidilebilmektedir. Her ne kadar kısmi zamanlı belirlenen çalışma süresini aşan bir şekilde çalıştırıldığının ispat yükü işçi üzerinde kabul edilse de hizmet tespit davasının kamu düzenini ilgilendirmesi sebebiyle yargıtay kararlarına bakıldığında resen araştırma ilkesinin daha ağır bastığı kabul edilmektedir. Bu sebeple salt bir tarafa ispat yükümlülüğü öngörülmemiştir.

“Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun geçici 7 nci maddesinin birinci fıkrasında; “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08/06/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanun’un Geçici 20’inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” yönünde düzenleme bulunmaktadır.

Bu durumda 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında mülga 506 sayılı Kanun; bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

Mülga 506 sayılı Kanun’un 79 uncu maddesinin onuncu fıkrasında “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar çalıştıklarını, hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları nazara alınır.” hükmü bulunmaktadır. 5510 sayılı Kanun’un 86 ncı maddesinin dokuzuncu fıkrası da aynı doğrultudadır.

Öte yandan Kanun’da öngörülen koşulların oluşmasıyla birlikte çalıştırılanlar, kendiliğinden sigortalı sayılırlar. Ancak bu kimselerin ayrıca Kanunda sayılan istisnalara girmemesi gerekir. Çalıştırılanların başka hiçbir işleme gerek kalmaksızın sigortalı niteliğini kazanmaları 5510 sayılı Kanun’un 4 ve 92 nci maddeleri gereğidir.

Ne var ki sigortalılığın oluşumu için fiili çalışma olgusunun varlığı zorunludur. Fiili ve gerçek bir çalışmanın varlığı tespit edilmediği sürece sigortalılıktan söz edilemez.

Gelinen bu noktada fiili çalışmanın varlığının hangi kanıt ve olgularla belirleneceği konusu üzerinde durulmalıdır.

Sosyal güvenlik hukukunun hem kamu hukuku hem de özel hukuk alanında kalan özellikleri dikkate alındığında özellikle hizmet tespiti davalarında kendiliğinden araştırma ilkesinin ağır bastığı görülür. Gerçekten de hizmet tespiti davaları, taraflarca hazırlama ilkesi kapsamı dışında olup kendiliğinden araştırma ilkesi uygulandığından bu tür davalarda ispat yükü bir tarafa yükletilemez.

Çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabileceğinden bu davalarda işyerinde tutulması gerekli dosyalar ile Kurumdaki belge ve kanıtlardan yararlanılmalı, ücret bordroları getirtilmeli, müfettiş raporları olup olmadığı araştırılmalı, mümkün oldukça tespiti istenen dönemde işyerinin yönetici ve görevlileri, işyerinde çalışan öteki kişiler ile o işyerine komşu ve yakın işyerlerinde, tarafları veya işyerini bilen veya bilebilecek durumda olanlar kolluk aracılığıyla araştırılarak saptanmalı, sigortalının hangi işte hangi süre ile çalıştığı, çalışmanın konusu, sürekli, kesintili, mevsimlik mi olduğu, başlangıç ve bitiş tarihleri ve alınan ücret konularında beyanları alınarak tanıkların sözleri değerlendirilirken bunların inandırıcılığı üzerinde durulmalı, verdikleri bilgilere nasıl vakıf oldukları, işveren ve işçiyle, işyeriyle ilişkileri, bazen uzun yılları kapsayan bilgilerin insan hafızasında yıllarca eksiksiz nasıl taşınabileceği düşünülmeli, beyanları diğer yan delillerle desteklenmelidir.”  [4]

Sonuç

Sonuç olarak, kısmi süreli çalışma ilişkileri, iş hukuku uygulamasında hem sözleşme serbestisi hem de işçinin korunması ilkesi arasında hassas bir denge kurulmasını gerektirmektedir. Özellikle kısmi süreli çalışmanın sınırlarının fiilen aşılması ve bu durumun süreklilik kazanması hâlinde, ilişkinin niteliğinin yeniden değerlendirilmesi kaçınılmazdır.

Hizmet tespit davası, klasik işçilik alacağı davalarından farklı bir hukuki niteliğe sahiptir. Zira bu dava türü, yalnızca tarafların bireysel menfaatlerini değil, aynı zamanda kamu düzenini ve sosyal güvenlik sisteminin sürdürülebilirliğini de doğrudan ilgilendirmektedir.

Bu nedenle hizmet tespit davalarında uygulanacak usul ve ispat rejimi, işçilik alacağı davalarından belirgin şekilde ayrışmaktadır. İşçilik alacağı davalarında genel olarak taraflarca getirilme ilkesi geçerli olup, ispat yükü kural olarak iddia eden tarafa aittir. Buna karşılık hizmet tespit davalarında hâkim, maddi gerçeğin ortaya çıkarılması amacıyla re’ sen araştırma ilkesi çerçevesinde hareket etmek zorundadır. Bu bağlamda, yalnızca işçinin ileri sürdüğü iddialar ve sunduğu delillerle yetinilmesi, davanın amacına aykırı sonuçlar doğurabilecektir.

Gerçekten de hizmet tespit davalarında fiili çalışmanın varlığı, her türlü delille ispatlanabilmekte olup; işyeri kayıtları, bordrolar, kurum kayıtları, müfettiş raporları ve tanık beyanları birlikte değerlendirilmelidir. Aksi hâlde, yalnızca taraf beyanlarına dayalı bir değerlendirme yapılması, hem haksız sigortalılık kazanımlarına hem de gerçek çalışma olgularının göz ardı edilmesine yol açabilecektir.

Bu çerçevede, kısmi süreli çalışma ilişkilerinde ortaya çıkan uyuşmazlıklarda hizmet tespit davasının fonksiyonu doğru anlaşılmalı; bu davanın bir “alacak davası” olmadığı, esasen sigortalılık süresinin ve prim günlerinin doğru şekilde belirlenmesine hizmet eden sui generis bir dava türü olduğu göz önünde bulundurulmalıdır. Dolayısıyla yargı mercilerinin, salt işçinin iddialarına bağlı kalmaksızın, objektif gerçekliği ortaya koyacak kapsamlı bir araştırma yürütmesi zorunludur.

Sonuç itibarıyla, kısmi süreli çalışmanın kötüye kullanılmasının önüne geçilmesi ve işçinin gerçek çalışma süresine uygun şekilde sosyal güvenlik kapsamına alınmasının sağlanması bakımından hizmet tespit davaları önemli bir işlev üstlenmektedir. Bu işlevin gereği gibi yerine getirilebilmesi ise, ancak re’ sen araştırma ilkesinin etkin bir biçimde uygulanması ve delillerin bütüncül bir yaklaşımla değerlendirilmesi ile mümkün olacaktır.

Av. Şeymanur Elmas


Kaynakça:

1. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2015/24276 E. ve 2018/3224 K. ve 19.02.2018 Tarihli Kararı

2. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2015/24276 E. ve 2018/3224 K. ve 19.02.2018 Tarihli Kararı

3. Yargıtay 9. Hukuk Dairesi 2016/6944 E. ve 2016/8814 K. ve 11.4.2016 Tarihli Kararı

4. T.C Yargıtay Hukuk Genel Kurulu 2022/10-1241 E. ve 2024/9 K. ve 24.01.2024 Tarihli Kararı

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN