Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

İŞE İADE DAVALARINDA “DAVA TARİHİNDEKİ ÜCRET” ESASI VE İŞÇİ BAKIMINDAN DOĞAN HAK KAYIPLARI

İŞE İADE DAVALARINDA “DAVA TARİHİNDEKİ ÜCRET” ESASI VE İŞÇİ BAKIMINDAN DOĞAN HAK KAYIPLARI

1. GİRİŞ

İş güvencesi hükümleri, işçinin iş sözleşmesini keyfi ya da haksız olarak sonra erdirmesinin önüne geçmeyi ve feshin geçersiz olduğu durumlarda işçinin korunmasını amaç edinen temel yollardan biridir. Bu hükümlerin en önemli unsurlarından biri olan işe iade davası, 4857 Sayılı İş Kanunu’nun özellikle 18 ve 21. Maddeleri arasında düzenlenmiştir. Özellikle m.21 geçersiz sebeple yapılan feshin sonuçlarını detaylı şekilde ortaya koymaktadır.   

4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesine göre; ‘’İşverence geçerli sebep gösterilmediği veya gösterilen sebebin geçerli olmadığı mahkemece veya özel hakem tarafından tespit edilerek feshin geçersizliğine karar verildiğinde, işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmak zorundadır’’.  Görüldüğü üzere feshin geçersiz sayıldığı durumda işveren, işçiyi bir ay içinde işe başlatmakla yükümlü kılınmıştır.  Yani düzenleme, işe iade davasının yalnızca parasal bir tazminat amacı gütmediği aynı zamanda mümkün olduğu ölçüde iş ilişkisinin de devamının sağlanmasını amaç edindiğini göstermektedir.

Ancak Kanun koyucu, işverenin her durumda işçiyi fiilen işe başlatmayabileceği ihtimalini de göz önünde bulundurmuş ve bu hâl için özel bir yaptırım öngörmüştür. Buna göre; işçi, kesinleşen mahkeme kararının tebliğinden itibaren on iş günü içinde işe başlamak üzere işverene başvurur, buna rağmen işveren işçiyi bir ay içinde işe başlatmaz ise, işçiye en az dört aylık, en çok sekiz aylık ücreti tutarında işe başlatmama tazminatı ödemekle yükümlü olur. Bu tazminat, işverenin işe başlatma yükümlülüğüne uymamasının hukuki sonucudur ve iş güvencesi sisteminin caydırıcı unsurunu oluşturur.

Bununla birlikte işe iade davasının işçi lehine doğurduğu sonuçlar yalnızca işe başlatmama tazminatı ile sınırlı değildir. Kanunun üçüncü fıkrası uyarınca, kararın kesinleşmesine kadar işçinin çalıştırılmadığı süre için, en çok dört aya kadar doğmuş bulunan ücret ve diğer hakların da işçiye ödenmesi gerekmektedir. Bu ödeme, öğretide ve uygulamada “boşta geçen süre ücreti” olarak adlandırılmakta olup, geçersiz fesih nedeniyle işçinin uğradığı gelir kaybının kısmen telafi edilmesini amaçlamaktadır.

Öte yandan, işe iade sürecinin sağlıklı işlemesi bakımından işçiye de belirli yükümlülükler yüklenmiştir. İşçi, kesinleşen mahkeme veya özel hakem kararının tebliğinden itibaren on iş günü içinde işe başlamak üzere işverene başvurmaz ise, fesih geçerli hâle gelmekte ve işveren yalnızca geçerli feshin hukuki sonuçlarından sorumlu olmaktadır. Bu düzenleme, işe iade davasının sonucunun otomatik olarak işçi lehine doğmadığını, sürecin işçi tarafından da aktif şekilde takip edilmesi gerektiğini göstermektedir.

2. İŞE İADE DAVALARINDA ESAS ALINACAK ÜCRET SORUNU

İşe iade davalarında uygulamada en fazla tartışma ve hak kaybı iddialarına konu olan meselelerden biri, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücretinin hangi tarihteki brüt ücret esas alınarak belirleneceği sorunudur. Bu tartışmaların odağında ise, 12.10.2017 tarihli 7036 sayılı Kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesine eklenen düzenlemeler yer almaktadır. Son olarak, 12.10.2017 tarihli 7036 sayılı Kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesine eklenen düzenlemeler, işe iade sürecine parasal belirleme ve arabuluculuk boyutunu kazandırmıştır.

İşte bu noktada, işe iade davalarında hangi ücretin esas alınacağı, yani fesih tarihindeki ücret mi yoksa dava (veya arabuluculuk) tarihindeki ücret mi dikkate alınacağı sorusu, uygulamada en çok tartışılan ve ciddi hak kayıplarına yol açabilen meselelerden biri hâline gelmiştir. Bu makalede, özellikle 2018 sonrası Yargıtay içtihatları ışığında, işe iade davalarında esas alınan ücretin belirlenmesine ilişkin güncel uygulama ve bu uygulamanın yarattığı sorunlar ele alınacaktır.

3. 2018 ÖNCESİ YARGITAY UYGULAMASI: “ÇALIŞMAYA DEVAM EDİYORMUŞ GİBİ” VARSAYIMI

7036 sayılı Kanun ile 4857 sayılı İş Kanunu’nun 21. maddesinde yapılan değişikliklerden önce, işe iade davalarında ücretin hangi tarihe göre belirleneceğine ilişkin açık bir kanuni düzenleme bulunmamaktaydı. Bu dönemde uygulama, büyük ölçüde Yargıtay içtihatlarıyla şekillenmiş; özellikle boşta geçen süre ücreti bakımından Yargıtay’ın benimsediği yaklaşım, bugünkü uygulamadan önemli ölçüde ayrılmıştır.

Yargıtay’ın 2018 öncesi yerleşik uygulamasında, geçersiz fesih hâlinde işçinin durumu, “fesih hiç yapılmamış ve işçi çalışmaya devam ediyormuş gibi” değerlendirilmekteydi. Bu yaklaşımın doğal sonucu olarak, boşta geçen süre ücreti hesaplanırken ücret, fesih tarihinde sabitlenen bir tutar olarak kabul edilmemekte; aksine, işçi fiilen çalışmaya devam etseydi hangi ücret ve parasal haklara sahip olacak idiyse, hesaplamanın buna göre yapılması gerektiği kabul edilmekteydi.

Yargıtay 9.HD. 28.12.2009 gün 2009/34595 E., 2009/37899 K. sayılı kararında; ‘’Boşta geçen süreye ait en çok dört aya kadar ücret ve diğer haklar için, feshi izleyen dönem ücretlerine göre hesaplama yapılmalıdır. Geçersiz sayılan fesih tarihinden sonra boşta geçen en çok dört aylık sürede işçinin çalışması devam ediyormuş gibi ücret ve diğer haklar belirlenmelidir. Boşta geçen en çok dört aya kadar süre içinde ücret zammı ya da yeni bir toplu iş sözleşmesi yürürlüğe girdiğinde, her iki dönem için ayrı ayrı hesaplamaya gidilmelidir’’ [1] denilerek, 2018 öncesi dönemde benimsenen yaklaşım açıkça ortaya konulmuştur. Bu yaklaşımla, boşta geçen süre ücreti hesaplanırken yalnızca çıplak ücret değil; ücret artışları, toplu iş sözleşmesi zamları, ikramiye, prim ve benzeri parasal haklar da hesaba katılmakta, işçinin dört aylık süre boyunca fiilen çalıştığı varsayımı esas alınmaktaydı.

Bu nedenle 2018 öncesi uygulamada, ücret hesabı teknik olarak “karar tarihine göre” yapılmasa dahi, ücretin donması söz konusu değildi. İşçi, feshi izleyen dört aylık dönemde meydana gelen ücret artışlarından yararlanmakta; başka bir ifadeyle, yargılama sürecinin işçi aleyhine bir ekonomik sonuç doğurması engellenmekteydi. Bu yaklaşım, iş güvencesi sisteminin temel amacı olan işçinin korunması ilkesiyle de uyumlu bir görünüm arz etmekteydi.

Özetle, 2018 öncesi Yargıtay uygulamasında ücretin hangi tarihe göre belirleneceği sorusu, bugünkü anlamda bir tartışma konusu oluşturmamış; esas alınan temel ilke, işçinin geçersiz feshe rağmen çalışmaya devam ediyormuş gibi korunması olmuştur. Bu yaklaşım sayesinde ücret, zamlar ve parasal haklar bakımından dinamik bir şekilde ele alınmış; yargılamanın uzun sürmesi işçi aleyhine sonuç doğurmamıştır. 7036 sayılı Kanun sonrası getirilen “dava tarihindeki ücret” kuralı ise, bu dinamik yapıyı ortadan kaldırarak ücretin belirli bir tarihte sabitlenmesine yol açmış ve uygulamada ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir.

4. 7036 SAYILI KANUN İLE GETİRİLEN “DAVA TARİHİNDEKİ ÜCRET” ESASI

7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu (2018’de yürürlüğe girmiştir) 4857/21’i değiştirerek “dava tarihindeki ücret” esasını getirmiştir. Anılan maddeye eklenen fıkra ile ‘’Mahkeme veya özel hakem, ikinci fıkrada düzenlenen tazminat ile üçüncü fıkrada düzenlenen ücret ve diğer hakları, dava tarihindeki ücreti esas alarak parasal olarak belirler’’ hükmü getirilmiş; böylece işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücretinin hangi tarihteki brüt ücret esas alınarak hesaplanacağı hususu kanun koyucu tarafından açık ve tereddüde yer bırakmayacak şekilde düzenlenmiştir. Yargıtay da bu değişikliği uygulama kuralı haline getirmiştir. Güncel içtihatlarda, Yargıtay özellikle arabuluculuk sonrasında açılan işe iade davalarında, ücretin belirlenmesinde dava tarihindeki ücretin esas alınması gerektiği vurgulanmaktadır.

Kanun koyucunun bu düzenlemeyle amacı, işe iade davalarında uzun süredir uygulamada yaşanan belirsizlikleri ortadan kaldırmak ve mahkeme kararlarında parasal tutarların açık, net ve icraya elverişli biçimde belirlenmesini sağlamaktır. Nitekim önceki dönemde, ücretin fesih tarihine mi, karar tarihine mi yoksa işe başlatmama tarihine mi göre belirleneceği hususunda farklı değerlendirmeler yapılmakta; bu durum hem taraflar hem de uygulayıcılar bakımından öngörülemezliğe yol açmaktaydı. “Dava tarihindeki ücret” ölçütünün benimsenmesiyle birlikte, bu belirsizliğin giderilmesi ve yargılama sürecinin ücret hesabı üzerindeki etkisinin sınırlandırılması hedeflenmiştir.

Bu yeni yaklaşım doğrultusunda, boşta geçen süre ücreti ile işe başlatmama tazminatı, işçinin feshedildiği tarihteki ücretine ya da yargılamanın sona erdiği tarihteki ücretine göre değil; işçinin yargı yoluna başvurduğu tarihteki brüt ücreti esas alınarak hesaplanmaktadır. Böylece mahkeme, kararında bu parasal hakları belirlerken, ücrette sonradan meydana gelen artışları veya ekonomik koşullardaki değişimleri dikkate almaksızın, belirli ve sabit bir ücret üzerinden değerlendirme yapmaktadır.

5. “DAVA TARİHİNDEKİ ÜCRET” ESASININ UYGULAMADA YARATTIĞI HAK KAYIPLARI

Bununla birlikte, söz konusu düzenleme uygulamada yeni tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Özellikle yargılamanın uzun sürdüğü ve yüksek enflasyonun hâkim olduğu dönemlerde, ücretin dava tarihinde sabitlenmesi, işçinin dava süreci boyunca maruz kaldığı ekonomik kayıpların telafi edilememesi sonucunu doğurabilmektedir. İşe iade davaları, yapıları gereği uzun sürebilmekte; ilk derece yargılaması, istinaf ve temyiz aşamaları birlikte değerlendirildiğinde süreç çoğu zaman birkaç yılı bulabilmektedir. Bu süre boyunca işçi fiilen çalışmamakta, düzenli gelir elde edememekte ve çoğu zaman daha düşük ücretli geçici işlerde çalışmak zorunda kalmaktadır. Buna rağmen, işe başlatmama tazminatı ile boşta geçen süre ücretinin, yargılamanın başında belirlenen bir ücret üzerinden sabitlenmesi, işçinin maruz kaldığı ekonomik gerçekliği yansıtmaktan uzak bir sonuç doğurmaktadır.

Özellikle yüksek enflasyonun hâkim olduğu dönemlerde bu durum daha da belirgin hâle gelmektedir. Ücretlerin kısa süreler içinde ciddi oranlarda artış gösterdiği bir ekonomik ortamda, dava tarihindeki ücretin esas alınması, işçinin alacağı tazminatın reel değerinin yargılama süresi boyunca erimesine yol açmaktadır. Bu durumda işçi, hukuka aykırı bir feshe maruz kalmış olmasına rağmen, açtığı davanın uzun sürmesi nedeniyle adeta ikinci kez cezalandırılmakta; yargılamanın uzamasının olumsuz sonuçları işçi üzerinde yoğunlaşmaktadır. Oysa iş güvencesi sisteminin temel amacı, geçersiz fesih karşısında işçiyi ekonomik ve sosyal açıdan korumaktır. Buna karşılık, dava tarihindeki ücretin esas alınması uygulaması, işveren lehine öngörülebilir ve avantajlı bir sonuç doğurmaktadır. İşveren bakımından, ücretin belirli bir tarihte sabitlenmesi, yargılamanın uzamasından kaynaklanan ekonomik riskleri ortadan kaldırmakta; hatta bazı durumlarda bu sürecin uzaması işveren açısından fiilen avantajlı hâle gelmektedir.

Ayrıca “dava tarihindeki ücret” esasının, 2018 öncesi Yargıtay uygulamasında benimsenen “işçi çalışmaya devam ediyormuş gibi korunur” anlayışından ciddi bir kopuşu ifade ettiği de gözden kaçırılmamalıdır. Önceki dönemde boşta geçen süre ücreti, işçinin fiilen çalışması hâlinde hak kazanacağı ücret ve parasal haklar esas alınarak belirlenmekte; ücret artışları ve toplu iş sözleşmesi hükümleri hesaba katılmaktaydı. Yeni uygulamada ise bu dinamik yaklaşım terk edilerek, ücret belirli bir tarihte dondurulmakta ve işçinin ekonomik gelişmelerden yararlanmasının önü kapatılmaktadır. Bu durum, iş güvencesi sisteminin koruyucu niteliğini zayıflatan yapısal bir değişiklik olarak değerlendirilmektedir.

6. SONUÇ

Boşta geçen süreye ait ücret ve diğer haklar ile işe başlatmama tazminatı brüt olarak hüküm altına alınmalı ve kesintiler infaz sırasında gözetilmelidir. Geçersiz sayılan fesih tarihinden sonra boşta geçen en çok dört aylık sürede işçinin çalışması devam ediyormuş gibi ücret ve diğer haklar belirlenmelidir. Belirtilen dönemde şayet işçi işyerinde çalışmaya devam etse idi, hak kazanacağı tüm para ile ölçülebilen değerlerin dikkate alınması gerekir. Bununla birlikte işçinin ancak fiili çalışması ile ortaya çıkabilecek olan fazla çalışma ücreti, hafta tatili ile bayram ve genel tatil günlerinde çalışma karşılığı ücret ile satışa bağlı prim gibi ödemelerinin, en çok dört ay kadar boşta geçen süre içinde ödenmesi gereken diğer haklar kavramında değerlendirilmesi mümkün olmaz. [2]

Sonuç olarak, 7036 sayılı Kanun ile getirilen “dava tarihindeki ücret” esası, parasal hesaplamalar bakımından yöntemsel bir belirginlik ve uygulama kolaylığı sağlamakla birlikte, özellikle yargılamanın uzun sürdüğü ve ekonomik dalgalanmaların yoğun yaşandığı dönemlerde işçinin uğradığı reel hak kayıplarını telafi etmekte yetersiz kalmaktadır. Ücretin tek bir tarih itibarıyla sabitlenmesi, işçinin dava süresi boyunca ortaya çıkan enflasyonist erime ve ücret artışlarından yararlanamaması sonucunu doğurmakta; bu durum ise iş güvencesi kurumunun işçiyi koruma amacını zayıflatmakta ve sosyal devlet ilkesinin gerektirdiği etkin koruma düzeyiyle bağdaşmayan sonuçlara yol açabilmektedir. Bu çerçevede öğretide, uzun yargılama süreleri ve ekonomik gerçekler karşısında, ücretin belirlenmesinde katı bir tarih esasına bağlı kalınmaksızın, somut olayın özelliklerini ve işçi lehine yorum ilkesini gözeten daha esnek yaklaşımların benimsenmesi gerektiği ifade edilmektedir.

Stj. Av. Eren Özcan


Kaynakça:

1.https://www.lexpera.com.tr/ictihat/yargitay/9-hukuk-dairesi-e-2022-8822-k-2022-11232-t-5-10-2022

2.https://yargi.calismatoplum.org/ise-baslatmama-tazminati-ve-bosta-gecen-sure-ucretinin-dava-tarihindeki-ucret-esas-alinarak-hesaplanacagi/

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN