Özgün Law Firm

Özgün Law Firm

HİZMET TESPİTİ DAVALARINDA İSPAT YÜKÜ İŞÇİDE Mİ İŞVERENDE Mİ? RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME

HİZMET TESPİTİ DAVALARINDA İSPAT YÜKÜ İŞÇİDE Mİ İŞVERENDE Mİ? RE’SEN ARAŞTIRMA İLKESİ IŞIĞINDA DEĞERLENDİRME

1. Giriş

Anayasa’nın 60. maddesi ile güvence altına alınmış sosyal güvenlik hakkının kullanımı noktasında uygulamada en sık karşılaşılan uyuşmazlıkların başında hizmet tespiti gelmektedir. Hizmet tespitinin uyuşmazlık konusu olmasının nedenleri ise çoğunlukla işverenlerin birtakım maddi yüklerden kurtulmak amacıyla, sigortalı çalışmaları bildirmemesi veya eksik bildirmesidir. Bu gibi hallerde işçiler, fiilen çalıştıkları sürenin bir diğer değişle kayıt dışı çalıştıkları sürenin tespiti amacıyla hizmet tespit davası açma yoluna gitmektedir.

Hizmet tespit davalarında, ispat yükümlülüğünün kime ait olduğuna dair birtakım sorunlar gündeme gelir. Sosyal güvenlik hukukunun kendine özgü yapısı; davaların yalnızca bireysel menfaatleri değil, aynı zamanda kamusal düzeni ve kamu yararını da ilgilendirdiği sonucunu doğurur. Bu durum Yargıtay içtihatlarında da sıklıkla belirtilmektedir. Hizmet tespit davalarının kamu düzenine ilişkin niteliği, davanın ispatı noktasında, klasik özel hukuk davalarından farklı ispat rejimlerine tabi olmasına sebebiyet vermektedir. Bu çalışmada hizmet tespit davalarında ispat yükümlülüğünün işçide mi yoksa işverende mi olacağı; Yargıtay uygulaması ışığında ele alınacaktır.

2. Hizmet Tespit Davası Nedir?

Hizmet tespit davaları, kayıt dışı istihdamın hukuki denetim altına alınmasında sigortalılar ve hak sahipleri için önemli bir hukuki mekanizma niteliğindedir. Bu davalar aracılığıyla, işçilerin Kurum kayıtlarında yer almayan çalışma süreleri yargı kararıyla belirlenmekte ve SGK tarafından tescil edilmektedir. Ayrıca Kurum, zamanaşımı süresi içinde kalan prim alacaklarını tahsil etme yetkisini kullanabilmektedir. [1]

Hizmet tespit davasının hukuki niteliğine bakacak olursak 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun 86/9. maddesi karşımıza çıkmaktadır:

 “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilâm ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır.”

Hizmet tespit davası, adından da anlaşılacağı üzere tespit davası niteliğindedir. Dava, hem sigortalının hem de Sosyal Güvenlik Kurumu’nun menfaatlerinin korunmasını amaçlamakta; fiilen çalıştığı hâlde sigortalı hizmetleri bildirilmeyen veya eksik bildirilen kişilerin hak ve yükümlülüklerini, primleri tam ve zamanında yatırılmış sigortalılarla eşdeğer bir konuma ulaştırmayı hedeflemektedir.

Davacı tarafında sigortalı sayılanların, hak sahiplerinin veya sendikanın yer aldığı; davalı tarafında ise işverenin yer aldığı hizmet tespit davalarında Sosyal Güvenlik Kurumu fer’i müdahil olarak davaya dahil olur. Asıl işveren- alt işverenlik ilişkisine bakacak olursak SSGSSK’nın 12/6. maddesi; “Bir işverenden, işyerinde yürüttüğü mal veya hizmet üretimine ilişkin bir işte veya bir işin bölüm veya eklentilerinde, iş alan ve bu iş için görevlendirdiği sigortalıları çalıştıran üçüncü kişiye alt işveren denir. Sigortalılar, üçüncü bir kişinin aracılığı ile işe girmiş ve bunlarla sözleşme yapmış olsalar dahi, asıl işveren, bu Kanunun işverene yüklediği yükümlülüklerden dolayı alt işveren ile birlikte sorumludur.” hükmüne havidir. İlgili maddeden anlaşılacağı üzere asıl işveren işçiye karşı alt işveren ile birlikte sorumludur. Bu sebeple hizmet tespit davasının davalı tarafında ikisi birlikte yer almalıdır.

Hizmet tespit davasının dava şartlarında ise klasik hukuk yargısında yer alan dava şartları bulunmaktadır. Lakin işçi-işveren uyuşmazlıklarının bir kısmında düzenlenen, dava açılmadan önce arabuluculuk kurumuna başvuru zorunluluğu dava şartları arasında yer almaz. Aynı zamanda ilgili mevzuat uyarınca, dava açılmadan evvel Sosyal Güvenlik Kurumuna başvuru zorunluluğu 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 4. maddesi uyarınca dava şartı olarak düzenlenmemiştir.

3. Hizmet Tespit Davasında Hizmet Sözleşmesi ve Bağımlılık Kavramı

Hizmet tespit davalarının özünde sigortalı çalışma kavramı yer aldığından; sigortalı çalışmanın temel koşulu olan hizmet sözleşmesi ayrıca irdelenmelidir. Hizmet sözleşmesini, başkası yararına iş görmeyi konu edinen diğer sözleşme türlerinden ayıran temel ölçüt, bağımlılık unsurudur. Bağımlılık, işçinin işini işverene belirli bir ölçüde bağlı olarak yerine getirmesini ifade etmekte olup bu bağlılık, işin; işverenin yönetim, gözetim ve denetimi altında yürütülmesini kapsamaktadır. Bu çerçevede iş; işverenin emir ve talimatları doğrultusunda ifa edilmekte; işçi, işverene karşı itaat borcu altına girmektedir (TBK m. 399). Bu sebeple öğretide, bağımlılık unsurunun teknik ya da ekonomik bağımlılık şeklinde değil, kişisel/hukuki bağımlılık olarak değerlendirilmesi gerektiği kabul edilmektedir. [2] Bu durum, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları arasında da yer almaktadır.

Yargıtay Kararı - HGK., E. 2016/1909 K. 2020/194 T. 20.2.2020

“İş sözleşmesini belirleyen ölçüt, hukuki-kişisel bağımlılıktır. İş sözleşmesini diğer iş görme sözleşmelerinden ayırt eden nokta, gerek Türk hukukunda gerek Kıta Avrupası’nda işçinin işverene bağımlı olarak işini görmesi, işverenin iş organizasyonu içinde hiyerarşik bir bağ ile çalışması olarak ifade edilmektedir ve iş hukukunu da çembere alan ekonomik-teknolojik gelişmeler bağımlılık kavramını belirsizleştirmektedir (Doğan, Sevil: İş Sözleşmesinde Bağımlılık Unsuru, İzmir 2016, s. 19). Gerçek anlamda hukuki bağımlılık işçinin işin yürütümüne ve işyerindeki talimatlara uyma yükümlülüğünü içerir. İş sözleşmesinde bağımlılık unsurunun içeriğini işverenin talimatlarına göre hareket etmek ve iş sürecinin ve sonuçlarının işveren tarafından denetlenmesi oluşturmaktadır. Bağımlılık iş sözleşmesini karakterize eden unsur olup, genel anlamıyla bağımlılık, hukuki bağımlılık olarak anlaşılmakta olup, işçinin belirli veya belirsiz bir süre için işverenin talimatına göre ve onun denetimine bağlı olarak çalışmasını ifade eder.”

4. İspat Yükümlülüğü Hangi Taraftadır?

Hizmet tespit davasının önem arz eden özelliklerinden biri, kamu düzenine ilişkin olmasıdır. Bu nedenle klasik hukuk yargısında bulunan “Taleple Bağlılık İlkesi” ve “Taraflarca Getirilme İlkesi” bu davalar bakımından dikkate alınmaz. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da “Re’sen Araştırma İlkesi” geniş bir uygulama alanı bulmaktadır. Ayrıca bu davalarda “İddia ve Savunmanın Değiştirilmesi, Genişletilmesi Yasağı” uygulanmamaktadır. Aşağıdaki Yargıtay kararında da görüleceği üzere Yargıtay sıklıkla söz konusu dava kapsamındaki araştırmaların re’sen yapılması gerektiğini ifade etmektedir.

Yargıtay - 10. HD., E. 2022/11734 K. 2022/13556 T. 2.11.2022

“...Hizmet akdi ile bir veya birden fazla işveren tarafından çalıştırılanların hizmetlerin tespitine ilişkin davalar, kamu düzenine ilişkindir. Bu nedenle özel bir duyarlılıkla ve özenle yürütülmesi zorunludur. Bu çerçevede hak kayıplarının ve gerçeğe aykırı sigortalılık süresi edinme durumlarının önlenmesi, temel insan haklarından olan sosyal güvenlik hakkının korunabilmesi için, bu tür davalarda tarafların gösterdiği kanıtlarla yetinilmeyerek, gerekli araştırmaların re'sen yapılması ve kanıtların toplanması gerektiği göz önünde bulundurulmalıdır.”

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 190. maddesi uyarınca ispat yükü, iddia edilen vakıaya bağlanan hukuki sonuçtan lehine hak çıkaran tarafa aittir. İlgili madde hükmü esas alındığında, hizmet tespit davası kapsamında kendi lehine hak çıkaran taraf davacı olduğundan; hizmet tespitinin ispatı yükümlülüğünün işçide olduğu sonucuna varılır.

Ancak hizmet tespit davasının kendine özgü yapısı bu genel kabulün önüne geçmektedir. Zira işçinin çalışma olgusunun ispatı niteliğinde olan yazılı belgeler, ücret bordroları, SGK’ya çalışmanın bildirildiğine dair kayıtlar ve benzerleri, çoğunlukla işverenin egemenlik alanında yer aldığından işçinin bu delilleri mahkemeye sunabilmesini beklemek hayatın olağan akışına aykırı olacaktır. Dolayısıyla işverenin, işçinin çalıştığına veya çalışmadığına ilişkin elinde bulundurduğu tüm belge ve kayıtları mahkemeye sunması gerekmektedir. Bu doğrultuda ispat yükü, şeklen işçide olmasına rağmen fiilen işverene doğru kaymaktadır.

Her ne kadar ispat yükü, fiilen işveren üzerinde gözükse dahi hizmet tespit davasının kamu düzenine ilişkin niteliği nedeniyle taraflarca getirilme ilkesi uygulanmayacak ve mahkemenin re’sen araştırma yapması zorunluluğu doğacaktır. Mahkeme, re’sen yapacak olduğu araştırmada HMK’de yer alan yazılı delillerin yanında tanık deliline de yönelebilecektir. Mahkemeye sunulacak tanıkların, iddia sahibinin çalıştığı ileri sürülen dönemde fiilen çalışmış ve Sosyal Güvenlik Kurumu’na bildirimi yapılmış sigortalılar arasından seçilmesi önem taşımaktadır. Bunun yanı sıra, tanık beyanlarının çok eski dönemlere ilişkin olması hâlinde, bu beyanların yargı mercilerince çoğu zaman sınırlı ölçüde dikkate alındığı görülmektedir. Öte yandan, davalı işyerine komşu konumda bulunan diğer işyerlerinin sahipleri ile bu işyerlerinde çalışan kişilerin tanıklıkları da mahkemeler tarafından değerlendirmeye alınabilmektedir. [3] Nitekim Yargıtay’ın vermiş olduğu kararlarda da bu duruma dikkat çekilmiştir.

Yargıtay Kararı - HGK., E. 2015/1622 K. 2019/196 T. 21.2.2019

“...Bu tür davalarda öncelikle davacının çalışmasına ilişkin belgelerin işveren tarafından verilip verilmediği yöntemince araştırılmalıdır. Bu koşul oluşmuşsa işyerinin gerçekten var olup olmadığı kanun kapsamında veya kapsama alınacak nitelikte bulunup bulunmadığı eksiksiz bir şekilde belirlenmeli daha sonra çalışma olgusunun varlığı özel bir duyarlılıkla araştırılmalıdır. Çalışma olgusu her türlü delille ispat kazanabilirse de çalışmanın konusu niteliği başlangıç ve bitiş tarihleri hususlarında tanık sözleri değerlendirilmeli, dinlenen tanıkların davacı ile aynı dönemlerde işyerinde çalışmış ve işverenin resmi kayıtlara geçmiş bordro tanıkları ya da komşu işverenlerin bordrolarına resmi kayıtlarına geçmiş çalışanlardan seçilmesine özen gösterilmelidir. Bu tanıkların ifadeleri ile çalışma olgusu hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyecek şekilde belirlenmelidir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 16.9.1999 gün 1999/21-510-527, 30.6.1999 gün 1999/21-549-555- 3.11.2004 gün 2004/21- 480-579 sayılı kararları da bu doğrultudadır.”

Bu kapsamda hizmet tespit davaları bakımından HMK’nın ilgili maddesinde yer verilen ispat yüküne ilişkin genel kuralın dışına çıkılmış olacaktır.

Yukarıda açıklanan nedenlerle; hizmet tespiti davalarının basit yargılama usulü kapsamında görülmesi ve re’sen araştırma ilkesinin uygulanması sebebiyle, ispat yükünün taraflardan yalnızca birine yüklenmesinin mümkün olmadığı, Yüksek Mahkeme’nin istikrarlı içtihatlarında da açıkça kabul edilmektedir. [4]

Yargıtay Kararı - HGK., E. 2015/3943 K. 2019/509 T. 2.5.2019

“Sigortalılık başlangıç tarihi ve hizmet tespitine yönelik davaların kamu düzenini ilgilendirdiği ve bu nedenle özel bir duyarlılık ve özenle yürütülmesi icabettiği Yargıtay’ın yerleşmiş içtihadı gereği olduğundan, kamu düzenini ilgilendiren hizmet tespiti davalarında, hâkimin özel bir duyarlılık göstererek delilleri kendiliğinden toplaması ve sonucuna göre karar vermesi gerekir. Kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı bu davalarda ispat yükü, bir tarafa yüklenemez.

5. Sonuç

Hizmet tespit davaları, Anayasa ile güvence altına alınan sosyal güvenlik hakkının etkin biçimde kullanılmasını sağlamaya yönelik olup yalnızca bireysel menfaatleri değil, aynı zamanda kamu düzenini ve kamu yararını da doğrudan ilgilendiren bir dava türü niteliği taşımaktadır. Bu kamusal nitelik, hizmet tespit davalarının usul ve ispat rejimi bakımından klasik özel hukuk davalarından ayrılmasına neden olmakta özellikle ispat yükümlülüğü bakımından kendine özgü bir yapının ortaya çıkmasına yol açmaktadır.

6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda ispat yüküne ilişkin genel kural, iddia edilen vakıadan lehine hak çıkaran tarafa ispat yükü yüklemekteyse de hizmet tespit davalarında bu kuralın mutlak biçimde uygulanması mümkün değildir. Zira sigortalı çalışmanın varlığına ilişkin yazılı delillerin büyük ölçüde işverenin hâkimiyet alanında bulunması, işçiden bu delilleri sunmasının beklenmesini hayatın olağan akışına aykırı hâle getirmektedir. Bu sebeple ispat yükü şeklen davacı işçide görünmekle birlikte, fiilen işverene doğru kaymakta; buna ek olarak mahkemenin re’sen araştırma yükümlülüğü belirleyici bir rol üstlenmektedir.

Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarında da açıkça vurgulandığı üzere, hizmet tespit davalarında taraflarca getirilme ilkesi ve taleple bağlılık ilkesi uygulanmamakta; hâkimin, tarafların sunduğu delillerle yetinmeyerek gerekli gördüğü tüm araştırmaları kendiliğinden yapması gerektiği kabul edilmektedir. Bu çerçevede, tanık delili başta olmak üzere her türlü delil serbestçe değerlendirilmekte; özellikle işverenin resmi kayıtlarına geçmiş bordro tanıkları ve komşu işyeri çalışanlarının beyanları büyük önem taşımaktadır.

Sonuç olarak, hizmet tespit davalarının basit yargılama usulüne tabi olması, kamu düzenine ilişkin niteliği ve re’sen araştırma ilkesinin yoğun biçimde uygulanması birlikte değerlendirildiğinde, ispat yükünün taraflardan yalnızca birine yüklenmesinin mümkün olmadığı ortaya çıkmaktadır. Bu yaklaşım, hem sosyal güvenlik hakkının etkin biçimde korunmasını sağlamakta hem de kayıt dışı istihdamla mücadelede yargının aktif rol üstlenmesine imkân tanımaktadır. Yüksek Mahkeme’nin istikrarlı içtihatları da bu doğrultuda şekillenmiş olup hizmet tespit davalarında ispat yükünün paylaştırılmış ve dinamik bir yapıya sahip olduğu açıkça kabul edilmektedir.

Stj. Av. Alperen Furkan Balat

Kaynakça:

1. Ozancan BELCİ, “Türk Sosyal Güvenlik Hukukunda Hizmet Tespiti Davaları”, Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Özel Hukuk Anabilim Dalı Özel Hukuk Programı Yüksek Lisans Tezi, s. 1

2. Prof. Dr. Sarper SÜZEK, İş Hukuku, s.225-226

3. Mehmet BULUT, “Türk Hukuk Sisteminde Hizmet Sözleşmesi Gereği Açılan Hizmet Tespit Davaları”, TBB Dergisi 2011(97), s.100

4. Hüseyin KONAK, “Yargıtay Kararları Işığında Hizmet Tespiti Davalarında İspat Sorunu”, İstanbul Kültür Üniversitesi Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, s.35

MAKALEYİ PAYLAŞIN
MAKALEYİ YAZDIRIN